Herkesin Bilgi Üstünlüğü Bir Bakış Açısına Göredir

 

HERKESİN  BİLGİ  ÜSTÜNLÜĞÜ BİR  BAKIŞ  AÇISINA  GÖREDİR

 

Fransızların bakış ile ilgili bir sözü vardır: “İhtişam baktığında değil, bakışında olmalı” derler. Yine bakış konusunda söylenmiş bir başka söz de şudur: “İki mahkûm, hapishanenin demir parmaklıklarından dışarı baktı. Biri gökteki yıldızları gördü, diğeri ise yerdeki çamurları..” Bu nedenle sonsuza çevrili bir akılla eşyâya bakanlarla, sâdece yeme içmeden öte bir şey düşünemeyen bir akılla eşyâya bakanlar arasında önemli farkların olması doğaldır. Bütün bu ifâdelerin bizi getireceği noktada ise şu gerçek saklıdır: “Hiç kimse her şeyi bilemeyeceği gibi,  bir şeyin tüm detaylarını da bilmez ve herkesin bilgi üstünlüğü bir bakış açısına göredir”.

 
 
Yaratıcı Kudret’in varlık sahnesine çıkardığı her insan fizik açısından olduğu gibi akıl ve yetenek açısından da farklılıklar gösterir. Farklı olmak ise düşüncede, bakışta zenginlik demektir. Hayatı yaşanılır ve çekilir kılan farklılıktır. Bir toplum içinde farklı bakabilenler insanların sayısı ne kadar çoksa, o toplum çok boyutlu bir toplumdur. Kur'ân bize Allah’ı tanıtırken şu ifâdeleri kullanır: “ O Evvel’dir, O Âhir’dir, O Zâhir’dir, O Bâtın’dır. O her şeyi en güzel bir biçimde bilendir.” (Hadid/3) Bu âyetten şu anlamı  çıkarmamız da mümkündür: Yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılan ve “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma” ideali taşıyan insan; sâdece önceyi değil, sonrayı da görebilen, zâhire baktığı gibi bâtına da bakabilen insandır. Ama şu da bir gerçektir ki sözünü ettiğimiz bu ideali yakalamak hem eğitim, hem de bir nasip işidir.
 
 
Öyleyse insan eşyâ ve olaylara yalnızca kendi gözlüğü ile bakmamalı, başkalarının da farklı gözlükleri olacağını unutmamalıdır. Hayat “ilimde ukalâlık” yapan ve “insanları hor görme” alışkanlıklarından vazgeçmeyenlerin sonunda düştükleri trajikomik sahnelerle doludur. Onlardan bir tanesini Mesnevî’den Mevlâna’nın diliyle aktaralım.
 
 
Kendini beğenen ve ilmine çok güvenen bir dil bilgini bir boğazda karşıdan karşıya geçmek için bir kayığa biner. Yolculuk sırasında yüzünü kürek çeken kayıkçıya döner ve ona  biraz da alay yollu sorar: “Ey Kayıkçı! Sen hiç gramer okudun mu?” Kayıkçı:  “Hayır” deyince, ona “öyleyse yarı ömrün hiçe gitti” der. Kayıkçının gönlü kırılır ama hemen cevap vermez, susar, sabreder. Biraz sonra ansızın bir rüzgâr çıkar ve kayığı bir girdaba düşürür, kayık batmak üzeredir. Bu sefer kayıkçı yüksek sesle dil bilginine seslenir: “Ey Bilgin! Yüzme bilir misin sen?” Bilgin telâş içindedir ve cevabı “Hayır”olur. Bunun üzerine kayıkçı:  “Desene bütün ömrün hiçe gitti” der.
 
 
Bu hikâyeyi çevresindekilere anlatan Mevlâna sonunda şöyle bir uyarı yapmayı da ihmal etmez: “ Dünyada zamanın allâmesi ol istersen. İşte şimdi şu dünyanın yokluğunu gör. Halka, eşek adını takmışsın ama şimdi eşek gibi buz üstünde kalakaldın”(Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Tercemesi ve Şerhi, I-II Cilt, 2.Baskı 1981).
 
 
Üstünlüğün bakış açısına göre değişeceğini söylemiştik. Örneğin su, çölde ciğeri yanan için başka anlam taşır ama kimyâgerin ona bakışı farklıdır. Bir çiftçinin suyu değerlendirişi ile bir ressamın suya bakışı arasında şüphesiz önemli farklar bulunur. Suyun önüne baraj kuran mühendis ile, suyun akışından “arayışın ve karşılık beklemeden verişin, hiç durmadan yürüyüşün” sembolünü çıkararak “Hâk-i payine irem der ömürlerdir muttasıl / Başını taştan taşa urup gezer âvâre su” mısralarını  “Su Kasîdesi”nde ebedileştiren Fuzûli  ayrı bakışların insanıdır. Özetle hayatın rezonansı Halil Cibran’ın ifâdesi ile “udun tellerinin aynı nâmeyle birlikte fakat ayrı ayrı titremesinde saklıdır”.

 

 

* * *