AKIL TEK GÜVEN KAYNAĞI DEĞİLDİR
Kur'ân’a göre insanı, insan yapan, onun her türlü aksiyonuna anlam kazandıran ve ilâhî emirler karşısında yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan yetenek akıldır. Kur'ân’da akıl kelimesi biri geçmiş, diğeri geniş zaman kipinde olmak üzere kırk dokuz yerde fiil şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerde genellikle taakkul / akletme nin yâni aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmuştur. Kur'ân terminolojisinde akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde târif edilmiştir. (Rağıb el-İsfahani, akl mad.)
İslâm bir din olarak, akıl sâhiplerini muhatap almak sûretiyle akla en büyük değeri verirken, dinin aklın çok ötesinde, akıl-üstü keyfiyetlere de değindiğini ısrarla vurgular. Akıl-üstü olmakla, aklı böylesine merkezî bir rol sâhibi görmek insana ilk bakışta çelişki gibi görünebilir. Ama bu sorunun cevabı açıktır: “Bir kudretin sınırlarını tesbit ve o kudreti bu sınırlar içinde tutmak onu inkâr değil, evrensel fonksiyonunu daha iyi yapmaya itmektir. Çünkü bir şeyin kudretini inkârla, ona taşıyamayacağı yükler yüklemek aynı olumsuz sonucu doğurur.”
Kaynağı bakımından akıl-üstü olan İslâm, akıl ile aslā çelişme ve çatışmaya girmez. İslâm’daki tevhid ilkesinin bir gereği olarak, aklın da, dinin de sâhibi tek ve aynı kudrettir. O kudretin elindeki iki varlık arasında çelişme olamaz: “Rahmân olan Allah’ın yaratışında ve yarattıklarında çelişme, terslik, uyuşmazlık gibi şeyler göremezsin” (Mülk/ 3).
Akılla vahyin çelişir gibi görünmesine, insanoğlunun inadı ve aceleciliği sebep teşkil etmektedir. Daha doğrusu, bu konuda suçun sebebi insanın sabırsızlığıdır. Bizler nefsanî ve sübjektif dürtülerle acele ederek vahyin ortaya koyduğu esasları hemen anlamak istiyoruz. Çünkü aklın, anlamak peşinde olduğu şeyi derhal açıklamak ve sebeplere bağlamak gibi karakteristik bir tavrı vardır.
Vahyin gözü, aklın binlerce yıl ötesindeki keyfiyetlere değinmektedir. Bu keyfiyetlerin bir kısmı akılca aslā fark edilmeyecek, bir kısmı ise zamanla safha safha ve bölüm bölüm açıklığa kavuşacaktır. Akıl, işte bu bakımdan en büyük mahâretini, vahye teslim olması gereken yerde durmakla gösterir. Ve böyle olursa, insanlık mutlu bir dünya için hem akıldan, hem de vahiy kurumundan yararlanır. Akıl ve vahyin bu dostça uyuşmasına öteden beri büyük İslâm düşünürlerinin hasret duyduklarını görmekteyiz. Bunlardan biri olan Muhammed İkbal (ölm. 1938) akıl ile vahyin bu mutlu uyuşmasına akıl ile aşkın kucaklaşması diye tasvîr etmektedir diyor.
Bütün bu uyarılara rağmen, vahyin devre dışı bırakılarak sâdece aklın rehber olarak kabûl edilmesi, hayatın problemlerinde çözüm olarak tek güven kaynağının akıl kılınması insanı büyük sıkıntılara sokmuş, altından çıkılması güç ızdırablara sebep olmuştur. Akıl bütün yüceliğine rağmen insanın mutluluğunu sağlayamamış, özellikle varlığın özüyle teması kurmada, mistik varlığın sırlarına ulaşmada yetersiz kalmıştır. Akla güvenenler çoğu zaman yarı yolda kalmanın şaşkınlığını, çâresizliğini, perişanlığını değişmez bir kader olarak yaşamışlardır.
Mevlâna sözünü ettiğimiz bu gerçeği şöyle örneklendirir: “At ve üzengi, deniz kıyısına kadar gider. Ondan sonra tahtadan bir at gerek. Aklın seni Padişah (Allah) kapısına getirinceye kadar iyidir. Aranır ve istenir. Fakat Kapı’ya geldiğin zaman sen onu boşa. Çünkü o artık senin için zararlıdır, yolunu keser. O’na ulaşınca kendini bırak, artık senin nedenle niçinle ilgin kalmamıştır.” (Fihi Mafih)
İşte akıl, Hz. Mûsâ ve arkadaşına da aynı oyunu sahnelemiş, onları ancak iki denizin kavuşum yerine kadar getirmiş ama sonra en önemli bilgiyi unutmuştur. Kur'ân, aklın bu vefasızlığını “...balıkları bütünüyle akıllarından çıktı” (Kehf/61) ifâdesiyle sergilemiştir.
Özetle, hakîkat yolunda ne akla ne de onun elinin ürünü olan şeylere güvenebiliriz. Bütün bunlar yolda yürüyebilmek için vâsıtalardır. Vâsıtaya sarılmak ise gâyeyi elde etmek değildir. Akıl bizi ancak Mecmau'l-Bahreyn’e, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar götürür. Ondan sonrasını Yunus’un dilinden aktaralım: “Aşk gelince, cümle eksikler biter.”
* * *