YORGUNLUK NOKTASI
Hz. Mûsâ ve Yûşâ, dinlenme zamanında,
aradıkları kişinin bulunmasında önemli bir gösterge olan zembillerindeki
balığın dirilişini fark etmedikleri için
hedefledikleri noktayı geçtiler. Ne ilginçtir ki, bu nokta aynı zamanda onların
yorgunluk
noktası oldu. Buraya kadar büyük bir azimle, şevkle hiçbir yorgunluk belirtisi
göstermeden gelen iki arkadaş, bu noktadan itibaren yorgunluk hissetmeye başladılar.
Kur’ân yolculuklarının bu safhasını şöyle anlatır: Ve biraz uzaklaştıktan sonra (Mûsâ) yardımcısına: “Öğlen azığımızı
çıkar” dedi, “doğrusu, bu yolculuk bizi bir hayli yordu!” (Kehf/62).
Âyeti yorumlayan müfessirler; “Hz. Mûsâ yemek istesin diye, kendisine açlık ve yorgunluk verildiğini, böylece Yûşâ’nın ona balığı hatırlattığını” söylemişlerdir. Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz de konuyla ilgili olarak sahâbeye şu açıklamayı yapmıştır: “Mûsâ, kendisine emredilen yeri geçinceye kadar sıkıntıya düşmemiştir”.
İfâdelerden anlaşılan şudur ki; emredilen
yeri geçmek ile yorgunluk arasında anlamlı bir
ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkiyi birkaç yönden değerlendirmemiz mümkündür.
Öncelikle şunu söyleyelim: “Hayatın mutluluğu, kolaylığı, zevki,
esenliği ve huzuru Allah’ın emrettiği sınırlar içinde saklıdır”. Bu
nedenle, Allah’ın sınırları (
hudûdullah) dışına taşan her çaba sâhibi için bir sıkıntı, zorluk ve yorgunluk
vesilesidir. İslâm kendisini fıtratın ve hayatın bir dini olarak
tanıtmaktadır. Bu tanım İslâm’ın insan için en kolay ve âhenkli olanı sunduğu
anlamına gelmektedir. Çünkü, yaratılış düzeni olmanın ilk şartı, yaratılış ve insanla
çatışmamaktır. Çatışmamanın ilk şartının da, hitâbedilen varlığı zora sürmemek
olduğu kesindir. İslâm düşüncesinin temel kabûllerinden biri de şudur: İnsanı
yokuşa süren, hayat ve insan gerçeğiyle çatışıp çelişen ne varsa yaratılışa ve
insana terstir. Böyle terslik ve aykırılıklar hayat tarafından itilir ve insan
hayatında uzun süre tutunamazlar. Fakat burada bir noktayı akıldan çıkarmamak lâzımdır:
Fıtrat
dinindeki kolaylık, herkesin kendine kolay geleni yapması
anlamını taşımıyor. Bunun anlamı; fıtrat dininin, insanlar için en
kolay ve uygulanabilir olanı getirdiği merkezindedir.
“Yorgunluk noktası” konusunda dikkat çeken bir başka
husus; Allah ve O’nun bir tebliğ görevlisi olarak Hz. Peygamber (SAV)’in, altından kalkamayacağı
hiçbir yükü insana yüklememiş oldukları gerçeğidir. İslâmiyet, insanı yokuşa
süren, zorlayan, hayatı işkenceye çeviren emir ve disiplinler içermez ve
böylesi emir ve disiplinleri kendi bünyesinin dışında sayar. Bir rahmet dini
olan İslâm’ı insanlık için azap hâline getirmek dine en büyük ihanettir. Bu
konuda en çarpıcı örnekler ibâdet alanındadır. İbâdetler bir işkence, bir
sıkıntı değil; bir iç ferahlığı ve Yaratıcı’ya huzur dolu bir yaklaşma
oldukları sürece anlam taşırlar. Dış görünüş bakımından ne kadar mükemmel
olursa olsun, taklitten tahkike yönelmeyen ve insanın içten gelen
isteklerinden kaynaklanmayan bir davranış, sâhibinin yanına yorgunluk olarak
kalacak ve Allah katında bir değer ifâde etmeyecektir.
“Yorgunluk noktasının” öne çıktığı
bir diğer alan da bilgi kapasitesi alanındadır. Zâhir ve Bâtın
birbirinden farklı iki alanı teşkil etmektedir. Nasıl Rahmân
Sûresi’sinde
sözü edilen iki deniz birbirine karışmıyorlarsa, Zâhir ve Bâtın denizleri de
birbirlerine karışmazlar. Bu iki denizi arasında aşılmaz bir engel vardır.
“O, birbirlerine kavuşup karışabilmeleri
için iki büyük denizi serbest bırakmıştır. Ama aralarında aşamayacakları bir
engel vardır” (Rahmân/19-20).
Zâhir bilgisi, eşyâ ve olayların görünen yüzüne ait bilgidir. Her an beş duyumuzla algıladığımız ve akıl yürütmek sûretiyle edindiğimiz bu bilgiyi anlamamız kolaydır. Daha doğrusu bu bilgi insanlara kolaylaştırılmıştır. Peygamberlerin tebliğ etmekle yükümlü oldukları bilgi de bu zâhir bilgisidir. Zâhir bilgi aynı zamanda Şeriat bilgisidir. Çünkü Şeriat, zâhire göre hükmeder. Zâhir bilgisinin aklı, Akl-ı Meaş'tır yâni sınırlı bir akıldır. İnsanın ise bu akıl aracılığıyla her şeyi çözebileceğini sanması büyük bir yanılgıdır.
Bâtın bilgisi ise, eşyânın
görünmeyen yüzüne ait bilgidir. Bu bilgiyi elde etmek özel bir yetenek ve
eğitim gerektirmektedir. Bu nedenle zor ve yorucudur. Bu bilginin aklı, Akl-ı
Mead'dır yâni eşyânın ve eşyâdan esinlenerek zihnimizde oluşmuş olan
tasarımların zâhirî Realite’sinin ardında bulunan bâtınî Hakîkat’ı vâsıtasız
bir biçimde fehm ve idrak etmeyi mümkün kılan akıldır. Bu akıl sâhiplerinin
bütün olaylara ve eşyâya bakışı, bunların zâhirîni delip geçen, bâtınına erişen,
vâsıtasız bir biçimde Hakîkat’larını kavrayan ve bu Hakîkat’ın
gereğinea göre davranan bakıştır.
İşte Şeriat sâhibi ve zâhirî bilginin temsilcisi Hz. Mûsâ, ne zaman iki denizin kavuştuğu yeri geçti yâni Zâhir denizinden Bâtın denizine ulaşınca kendisinde sıkıntı ve yorgunluk duymaya başladı. Çünkü Bâtın'ı Zâhir aracılığıyla idrâk etmek mümkün değildir; ve bâtındaki hâdiseleri hazmetmek de zordur. Özellikle Bâtın'daki hâdiselerle Zâhir'deki hâdiseler arasında bire-bir bir tekābüliyet/karşılık bulunmamasından doğan hayret insanı bunaltır ve zorlar. Bu nedenle Hz. Mûsâ’nın “Bu yolculuk bizi bir hayli yordu!” ifâdesinin bir anlamı da Bâtın ilminin verdiği yorgunluğuna işârettir.
“Yorgunluk noktası” konusunda son olarak ifâde edebileceğimiz ilginç bir yaklaşımı da Abdurrezzak-ı Kâşî : “Hızır, rûhun ferahlığından, İlyas ise rûhun sıkıntısından ibârettir” sözüyle vermektedir. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, C.5, S.371) Bu söz de bize Hz. Mûsâ’nın yorgunluğunun ve sıkıntısının nedenini net bir şekilde açıklamaktadır. “Balık suda rahat ettiği” gibi rûh da sâdece Hakk erenlerin yanında rahat eder, onların sohbetinde huzûr bulur. Bu sohbetlerden yayılan Hayy nefesi “ölü/tuzlu balık” derecesinde olan insanı diriltir ve aslı olan deryâya kavuşturur. Hızır, huzûrda olan zâttır ve huzûrî ilme sâhiptir. Ne var ki Hz. Mûsâ yolculuğu sırasında huzûrun sınırları dışına çıkmış, huzûrda olduğunun idrâkini unutmuştur. Bunun sonucu olarak da kendisinde yorgunluk ve sıkıntı hissetmiştir. Kur'ân, huzûrda olanları bize şöyle tanıtmaktadır: “Göklerde ve yerde kimler varsa, O’na aittir. O’nun huzûrunda bulunanlar, O’na ibâdet etmekten ne çekinirler ne de yorulurlar” (Enbiya/ 19).
* * *