Diriliş Kayası

 

DİRİLİŞ  KAYASI

 

Hz. Mûsâ, öğlen azıklarını yemek için Yûşâ’dan zenbilindeki balığı çıkarmasını isteyince, beklenmedik ya da olmayacak bir olay karşısında duyulan şaşkınlığı ifâde etmek üzere  Yûşâ’nın dilinden hayret dolu şu sözcükler dökülür: “Olacak şey mi, bu?” dedi, “O kayanın yanında dinlenmek için durduğumuzda, nasıl olduysa, balığı unutmuşum. Bunu olsa olsa bana Şeytan unutturmuş olacak! Tuhaf şey, nasıl da yol bulup suya ulaştı!” (Kehf/63).

 

Yûşâ’nın sözlerinin üç nokta üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz: 1) Hayret edilecek olay yâni balığın dirilmesi bir “kayanın yanında” gerçekleşmiştir; 2) Unutma fiiline Şeytan neden olmuştur; 3) Dirilen balık yol bulup suya ulaşmıştır.

 

Elmalılı M.Hamdi Yazır, tefsirinde balığın yanında dirildiği kaya konusunda bize diğer müfessirlerden farklı olarak şu bilgileri vermektedir: “Tefsir bilginlerinin sözlerinden buradaki kaya deniz kenarında tanınmayan bir kaya imiş gibi anlaşılıyor. Çünkü balığın denize gittiğinin anlatılmasından bu kayanın da deniz kenarında olması gerekirmiş gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Fakat biz bunun Kudüs’teki tanınmış, herkes tarafından bilinen kaya yâni “Sahrâtullah” (Allah taşı) olduğuna hükmetmek istiyoruz. Çünkü “es-sahrâ/kaya” kelimesinden açıkça ve hemen anlaşılan budur. Balığın denizdeki yolu tutup bir deliğe girmiş olması da orada bir su deliğine sıçramış olmasıyla açıklanabilir. Gerçekten bu kayanın yanında Mûsâ ile Hızır buluştuktan sonra 71. Âyette de anlatılacağı gibi  -“ikisi birlikte gittiler, nihâyet gemiye bindiklerinde...”- gemiye bininceye kadar hayli gitmiş olduklarına göre buradan denize kadar epey bir mesafe bulunduğu anlaşılır. Ve Allah daha iyi bilir, bu şekildeki bir olayda kayanın mukaddesliğinin esası bulunur.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, C.5, S.369)

 

Elmalılı’nın âyette geçen bu kayayı sıradan bir kaya olarak değil de mukaddes bir kaya olarak nitelendirmesi oldukça düşündürücüdür. Kaynaklarda Sahrâ-tullah; Kudüs’te, Benî İsrâil peygamberlerinin ibâdet ettikleri çok eski ve tarihi bir kaya olarak geçmektedir. Hattâ Hz.  Peygamber’in Mi’rac gecesinde semâya bu kayadan urûç ettiği hakkında rivâyet vardır. Bu kayaya “Hâcer-i  Muallak” da denir.

 

Kur'ân birçok âyetinde insan kalbi ile kaya/taş arasında bağlantı kurmakta, gördükleri âyetlere ve ilâhî mucizelere rağmen yumuşamayan, öğüt almayan insanların kalplerini kayaya/taşa benzetmektedir.

 

Sonra bunun ardından kalpleriniz yine kaskatı kesildi. Taş gibidir o. Belki daha da katıdır. Taşların bâzıları vardır ki, ondan ırmaklar fışkırır. Bâzıları vardır ki, çatır çatır yarılır da içinden su çıkar. Öylesi vardır ki, Allah korkusundan aşağılara düşer. Allah yapıp durduklarınızdan gafil değildir” (Bakara/74).

 

Anlaşılan odur ki ölü balığın hayat bulduğu bu kayanın yanı bir anlamda zamanın İsâ’sı olan Hızır’ın da bulunduğu yerdir. Nasıl Hz. İsâ, “çamurdan yaptığı kuşlara nefes üfleyerek onlara Allah’ın izniyle hayat veriyorsa, yine ölüleri diriltecek mûcize kendisine verilmişse” Hızır’a da bu yetenek verilmiştir. Bir başka ifâde ile söylersek, âyette sözü edilen kaya “hayatı/rûhu/dirilişi” sembolize eden bir mākam olarak gözükmektedir. Bu makām aynı zamanda Hz. Mûsâ’nın da hayat bulduğu, kalbî endişelerinin, kararsızlıklarının sükûna kavuştuğu, sürüncemede kalmış duygularının mutmainliğe erdiği bir “Rûh” makāmdır. Bu Rûh'un üfleyicisi ise Hızır’dır ama ne var ki Şeytan Yûşâ’ya bu gerçekliği unutturarak insanın yolunu kesme, tekâmülünü geciktirme noktasındaki ezeli görevini bir kez daha yerine getirmiştir.

 

 

* * *