Şeytan Allah'ın Değil, İnsanın Düşmanıdır

 

ŞEYTAN  ALLAH’IN  DEĞİL İNSANIN  DÜŞMANIDIR

 

Âyette Yûşâ balığın kaybolması olayını, Şeytanın ona unutturduğunu söylemekte, yapılmayacak bir işi yapmasındaki sorumluluğu Şeytana yüklemektedir: “Onu söylememi bana ancak Şeytan unutturdu” (Kehf/63). Bu ifâde karşımıza beraberinde bir çok soruyu da getirmektedir. Bu sorulardan biri “Şeytanın insan üzerinde bu denli etkisi nasıl olmaktadır?", diğeri ise “Şeytan bu etkiyi hangi yolla gerçekleştirmektedir?”.

 

Arap dili lûgatleri Şeytan kelimesine iki kök göstermektedir. Birinci kök uzaklık, uzaklaşmak anlamındaki “ş.t.n” dir. Buna göre Şeytan uzaklaşan, uzak düşen demektir ki, Allah’tan uzak düşmüş bulunan bir varlık için uygun bir isimdir. İkinci kök “ş.y.t” olup öfkeden yanıp tutuşmak, işe yaramaz hale gelmek anlamındadır. Bu da ateşten yaratılan ve Âdem’e öfkesinden kızıp köpüren İblis-Şeytan için çok yerinde bir addır. (Râgıb, ş.t.n. mad.; Tehânevi, Şeytan mad.

 

Kur’ân, Şeytan’la İblis’in fonksiyon bakımından aynı olduklarını gösteriyor. Başka bir deyimle, İblis ve Şeytan aynı varlığın veyâ kuvvetin iki adıdır. Bunu şu şekilde de ifâde edebiliriz: Şeytan İblis’in faal hâle geçişinde aldığı ad, kuvvetlerinin tümüne verilen ad; İblis de, Şeytan denen karanlık ve şer kuvvetlerin kaynağı, babası olan varlığın özel adıdır. Kur’ân’da 11 yerde kullanılan İblis’e karşılık, Şeytanın 88 yerde (tekil ve çoğul halde) geçmesi, İblis’in öneminin, İblis’in kendisinden çok etkilerinde aranması gerektiğine dikkat çekmektedir.

 

Şeytan, her şeyden önce insanın düşmanıdır; Allah’ın düşmanı değil. (Bakara/168,208; En’am/ 142; Â’raf/22; Yûsuf/51; İsrâ/53; Fâtır/6; Yâsin/60; Zuhruf/62) Şeytan'ın Allah karşısındaki tavrı isyân ve nimete nankörlük tavrıdır (İsrâ/27; Meryem/44). Yâni Şeytan Allah’ın dengi değil, bendesi, kuludur. Âsî, nankör bir kuldur. Kur’ân bu noktanın altını çizmekle, varlık ve oluşta iki ilâh veyâ yaratıcı kudret tasavvuruna imkân vermemek peşindedir. Şeytanı Allah’ın düşmanı telâkki etmek, hayır ve şer için iki ayrı gücün varlığını kabule götürür ki, bu, Kur’ân’ın temel anlayışı olan tevhid (birlik) ilkesine terstir.

 

Şeytan, her ne kadar bir şer ve karanlık kuvvetiyse de, Allah’ın irâde ve takdiri içinde faaliyet gösterir. Mutlak kudret onu, oluş diyalektiğinin bir kutbu, bir parçası olarak, bizzat kendi hür irâdesiyle varlık alanına çıkarmıştır. O, insanın aksine ve insanı tahrip için çalışır, Allah’ın aksine, Allah’ı zor durumda bırakmak için değil. Esasen, Kur’ân, İblis’e Allah’ı kabul ve O’nun yüceliğini itiraf ettirerek, Şeytan’ın ikinci bir ilâh gibi algılanmasını baştan engellemiştir.

 

“Şeytanın insanı doğru ve güzelden uzaklaştırması nasıl oluyor?” sorusuna gelince, Kur’ân’ın bu sorulara cevabı İblis ve Şeytandan söz eden âyetlerde parçalar hâlinde verilmiştir. Bunların hepsine hâkim olan, Şeytanın aldatma ve çarpık gösterme ustalığıdır. İnsanı gurura, hayale, çirkini güzel göstermeye sevk eden Şeytan iç dengeleri alt üst eder ve gerçeğin çehresini değiştirir. İnsanın yanlışı ve eğriyi fark edememesi böyle başlar ve bu gidiş sapma, uçuruma yuvarlanmayla noktalanır. Tam bu anda insan, Şeytanın korkunç alayı ile karşılaşır. Kur’ân bu noktada şöyle konuşuyor:

 

İş bitirilince Şeytan şöyle dedi: Allah size doğruyu, gerçeği vaad etti; ben de size vaadlerde bulundum ama, vaadime hıyanet ettim. Zâten benim sizin üzerinizde hâkimiyetim yoktu; sâdece sizi çağırdım. Siz de çağrıma uydunuz. O hâlde beni kınamayın, kendi nefsinizi kınayın. Şimdi ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Şu da bir gerçek ki, ben o vakit de sizin beni Allah’a ortak koşmanızı tanımamıştım. Doğrusu, zâlimler için acı bir azap vardır” (İbrahîm/22).

 

Bu âyet, Şeytan aldatmasının bütün acılığını, hayal kırıklığını ortaya koyuyor ve bize gösteriyor ki:

 

1) Şeytan Allah’ın varlık ve kudretini her an ve her halde biliyor, itiraf ediyor.

2) Bütün şeytanî aldanış ve gidişlerin sonu korkunç bir pişmanlık ve çöküştür.

3) İnsan Şeytan'a uymakla tam bir aptallık içindedir. Çünkü Allah’ın insan üzerindeki etkisi Şeytan'ınkinden daha köklü ve yaratılıştan olmasına rağmen, insan bunu gafletle örterek çok daha zayıf bir etkinin esiri olmaktadır. Kur’ân Allah ile Şeytanın etkilerini  karşılaştırmış ve şu sonuca varmıştır: “Şeytanın tuzak ve hilesi zayıftır (Nisa/76). Bu zayıf tuzağa düşen insanın, yaratılıştan gelen sıcak ve kuşatıcı ilâhî etkiye iyice göz yummuş olması gerekir ki Şeytan'ın kendisi de bu zavallılığa dikkat çekiyor. Haşr Sûresi 16.âyet, Şeytan'ın bu noktada insanla alay etmesini şu acı tabloyla ortaya koyar: Hani Şeytan, insana “Allah’a karşı kafir ol” demişti de insan kafir olunca da “Ben senden uzağım, ben âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım” diye konuşmuştu.

 

Bütün bu oyun ve aldatmaların sonu, insanın rezil ve perîşan olmasıdır. Kur’ân şöyle diyor: “Şeytan, insanı rezil ve perîşan eden bir varlıktır

(Furkan/29).

 

Verdiğimiz bu bilgilerden sonra Yûşâ’nın: “Bunu olsa olsa bana Şeytan unutturmuş olacak!” ifâdesini değerlendirdiğimizde şu sonuçlara varmamız mümkündür.

 

 

a) Şeytan insanın “bâtınî/ledünnî/ gaybî” bilgiden nasiplenmesini istememektedir. Bu nedenle Mârifet denizinden insanın kalbine  ulaşacak ilham akışına mâni olmak için elinden geleni yapmakta, “insanın bedeniyle rûhu arasına girerek” (Buhari, bed’ul halk,11) onu yaratılış gâyesini gerçekleştirmemesi yönünde gaflete düşürmektedir. Bu olayda da Hz. Mûsâ’nın ledünnî bilgi sâhibi Hızır’la buluşmasını engellemek gâyesiyle Yûşâ’nın zihnini karıştırmış, unutturma yoluyla hakîkatı bulmalarını geciktirmiştir.

b) Kur’ân’da Şeytanın bir sıfatı da “merid” olarak geçmektedir. (Hacc/3; Nisâ/117) Aynı anlamda bir yerde de “mârid” kelimesi geçer. (Saffât/7)  Merîd ve mârid, kendisinden beklenen faaliyet ve semereyi gösteremeyen, cascavlak, işe yaramaz kişi demektir. Yaprakları dökülmüş ağaca emred, ekilen şeyi yeşertmeyen toprağa da merdâ denmesi bundandır. Şeytan iyi ve güzelden uzak düşmüş, işe yarar faaliyetleri terk etmiş olduğu için merîd ve mârid diye adlandırılmıştır. (Rağıp, m.r.d. mad.) İşte Yûşâ da kendisinden beklenen görevi yâni balığın diriliş haberini Hz. Mûsâ’ya vermeyerek unuttuğundan nefsinin bu sıfatını Şeytan adıyla ifâde etmiştir.

c) Genelde bütün insanlar olmak üzere özelde şeytanların en çok düşman oldukları varlık peygamberlerdir. Çünkü onlar hem Allah tarafından seçilmiş, hem de Yaratıcı Kudret’e ait en üst bilgiden nasiplenmiş insanlardır. Şeytanlar bu yüce bilginin insanlık dünyasına yansımaması için peygamberlere inen vahye musâllat olmuş, hattâ daha da ileri giderek peygamberlerin okudukları vahy ürünlerine bir şeyler katma gayreti göstermişlerdir. şeytanların bu tasallutu küçümsenmeyecek türden olmalı ki, Cenâb-ı Hak, Son Peygamber’e şu emri vermiştir: “De ki, Rabb'im, şeytanların vesvese ve aldatmalarından sana sığınırım. Onların huzurumda bulunmalarından sana sığınırım Rabb'im” (Mü'minûn/97-98).

 
Kur’ân, göklerin, melekler ve üst planlarca vücut verilen sözleri çalıp aşırmak peşinde olan şeytanlara karşı korunduğunu beyân ediyor. Bu gerçek şu âyetlerle anlatılmaktadır:

 

Yemin olsun ki, biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için taşlamalar yaptık. O şeytanlar için çılgın ateş azabını da hazırladık” ( Mülk/5).

 

Şu bir gerçek ki, biz yere en yakın gök planını bir süs ve hayra uzak düşmüş inatçı şeytanlara karşı bir koruma olarak, yıldızlarla donattık. O şeytanlar melekler topluluğunu dinleyemezler, her yönden kovulup atılırlar, uzaklaştırılırlar. Ve onlar için sürekli azap vardır. Onların melekler topluluğundan dinlemeleri, bâzılarının bir çalıp kapması kadar ki, onu da hemen yakıcı yıldız tâkip eder” (Saffat/6-10).

 

İşte Şeytan'ın bu fonksiyonlarını da göz önüne aldığımızda, peygamberler içinde önemli bir işleve sâhip olan Hz. Mûsâ’nın daha üst bir bilgiye ulaşmaması, bu bilgiyi insanlığa sunmaması için Şeytan'ın neden bu denli gayret gösterdiğini daha yakından anlarız.

 

* * *