01. Ders - Hilkat


Hak
makām-ı Gayb'dayken bilinemez Gerçek'di;

Tenzîhden de münezzeh, lâfa gelmez Bir Tek'di.


Kenz-î Mahfî
denilen bu hâli bilmek muhâl;

Bu varlık düzeyinde Hak her şeyden müteâl.


Bilinmek murâd edip, yarattı avâlimi,

Habîbi seçerekden, esrârını âlimi.


Taayyünle muttasıf olarakdan ezelde,

Akl-ı Evvel, böylece, zâhir oldu tez elde.


Bu ilk tecellîydi ki Gerçeği Muhammed’in,

Vâhid ismine muzaf sırrındandır Hikmet'in.


O Habîb-i Ekrem'in aşkına, etti südur

Bunca eşyâ ve mânâ. Anla ki Hilkat budur!


Gayb
'da bilkuvve mevcûd eşyâ böyle halk oldu;

Bilcümle avâlim de tekmil sûretle doldu.


Sana örnek vereyim, fehmet Hilkat sırrını,

Ve "lâmevcûd eşyâ"nın Amâ'da makarrını.


Kilden bir kitleye hiç nüfûz eder mi nazar?

Oysa bu koca kitle nice sûrete mezar!


Çömlekçinin çömleği daha bulmadan vücûd,

Fehmet ki o, kitlenin hâlâ içinde mevcûd!


Kil kitlesi, gaybında, nice çömleği gizler;

Çömleğin zuhûruysa bir tasavvuru izler.


İşte böyle halk olur bir günde bunca çömlek,

Nasıl halk edilmişse bunca arz, bunca felek.


Çömlekçi de ilmini böyle ederek izhâr,

Bilmeden oluverir Hâlik ismine mazhâr.


Eğer onda bu idrâk olsaydı her an zinde,

Fâsılasız kalırdı Peygamber'in izinde!



Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları: 

 

Hakk: Gerçekte yegâne var olan. Mutlak Gerçek. "Bizâtihî Allāh" yâni hüviyyetinin gerektirdiği gibi hiçbir sûretle kavranamayan ve yanına da yaklaşılamayan Allāh. Bu mânâda Hakk, beşer zekâsının kavrayabileceği her türlü sıfat ve bağlardan münezzeh ve müteâl olduğundan, bize tümüyle meçhûl kalır. Beşer, önceden bâzı sıfatlarla nitelendirmeksizin ve şu ya da bu sûretle kayıtlandırmaksızın herhangi bir şeyi ne düşünebîlir ve ne de onun hakkında konuşabilir.Bu itibarla, kayıtsız şartsız münezzeh olması ve aslî tecrîdi bakımından Hakk, beşerin bilgisine ve idrâkine konu olamaz.

 

Makām-ı Gayb: Bilinmezlik mertebesidir. Bu makāmda Hakk, "Bilinmeyen ve Bilinmeyecek  olan"dır. O,  Gayb-ı Mutlak denilen sırdır. Çünkü bizlere mâhiyeti hakkında bir ipucu olabilecek ne bir sıfat ve ne de bir bağıntıyla ifâde edilebilir.

 

Tenzîh: Allāh’ı cismânî sıfatlarden soyutlama, berî tutma. Tenzîh, Hakk’ın temel iki vechesinin ancak biridir. Diğer yarısı ise teşbîh’tir. Teşbîh, Allāh'ın lafza sığamayan faaliyetlerini beşerin fehmedebilmesine yardımcı olmak üzere cismânî benzetimlere başvurmaktır. Yalnızca tenzîhe ağırlık veren Allāh'ı fehmedemez. Yalnızca teşbîhe meyledense O'nu cismânî bir Varlık gibi idrâk eder. Şu hâlde Allāh'ı olabildiğince fehm edebilmek için tenzîh ile teşbîhin tevhîd'i gereklidir.

 

Münezzeh: Bir şeye ihtiyaç duymayan, söz konusu şeyden arınmış.

 

Kenz-î Mahfî: Arapça’da gizli hazîne demektir. Mutlak Gayb'da gizlenmiş bulunan Ahadiyyet mertebesindeki Cenâb-ı Hakk’ın hâlini ifâde etmek için kullanılır. Bu, bilinmesi mümkün olmayan gizlilerin gizlisi, başka bir deyişle "bilinmeyenlerin en bilinmeyeni"dir. "Gizli bir hazîne idim. Bilinmek istedim..." kudsî hadîsi ile, bu hususa işâret vardır. Bizâtihî Varlık asla dinî îmânın konusu olamaz ve lâtaayyün (belirsizlik) mertebesindeki Hakk beşerin lisânına asla sığmaz. Zât-ı İlâhî’nin kendisi ebediyyen "gizli bir hazîne" olarak kalacaktır.

 

Muhâl: Mümkün ve kābil olmayan.

 

Müteâl: Erişilmez, aşkın.

 

Avâlim: Âlemler, dünyâlar.

 

Esrâr: Sırlar, Gizlenilen ve bilinmeyen şeyler, aklın eremeyeceği işler.

 

Taayyün: Belirli kılınma.

 

Muttasıf:  Bir vasfı, sıfatı, niteliği olan.

 

Ezel: Başlangıcı olmayan geçmiş zaman.

 

Akl-ı Evvel: İlk akıl. "Allāh’ın ilk yarattığı şey akıldır" hadîsi ile bu akla işâret edilmiştir. Akl-ı Evvel Mutlak Varlık’tan ilk zuhûr eden şeydir. Cenâb-ı Hakk önce O'nu, sonra O'nun aracılığı ile tüm diğer şeyleri yaratmıştır. Buna ilâhî ilmin ilk zuhûru adı da verilir. İlâhî ilim ayrıntısızdır; taayyün mertebelerinden aşağıya doğru inerken ayrıntılı hâle gelir: a) İlâhî ilme, Ümmü’l- Kitab; b) Akl-ı Evvel’e, İmâm-ı Mübîn; 3) Levh'e, Kitâb-ı Mübîn adı da verilmiştir. Bunlara sırasıyla Nûn, Kalem ve Levh de denir. Akl-ı Evvel: Hakîkat-ı Muhammediye, Nûr-i Muhammed, Rûh-i A’zam, Dürre-i Beyzâ  isimleriyle de anılır.

 

Zâhir: Görünen, zuhûrda olan. Ez-Zâhir: "Kendini kullarının idrâkine tecellîleri aracılığıyla gösteren."

 

Tecellî: (1) Görünme, açığa çıkma, bir yerde yansıma; (2) İlâhî sırların açığa çıkması. Hakk’ın kendi kendini ifşâ ve izhâr etme faaliyeti. Bir perdenin ardındaki gizli bir şeyi fâş etme. İster mânevî ister maddî, ister bâtınî ister zahirî olsun her şey Hakk’ın bir tecellisi olup bundan ancak Gayb-ı Mutlak müstesnâdır. Bu da zâten, bütün tecellîlerin gerçek kaynağıdır. Tecellî, Hakk’ın görüş açısını temsil etmez. Çünkü Hakk'ın mükevvenât hakkındaki görüş açısı yalnızca halkettiği (ileride temas edilecek olan) a'yân-ı sâbitelerde meknûzdur. Tecellînin tecellî olarak idrâki ise eşyâ hakkında yüksek bir bilince ulaşmış olan insana has ve de Hakk'ın insana lûtfettiği bir görüş açısıdır.

 

Vâhid: Arapça, bir demektir. Vâhid, âlemdeki sonsuz sayıda çeşitli ve zıt eşyânın Hakk olan Tek Bir Varlığın çeşitli kevnî sûretlerinden başka bir şey olmadıkları keyfiyetinden ortaya çıkmaktadır. Vâhid’in eşyânın kesretinde zâhir olduğu, ve kesret hâlindeki eşyânın da en sonunda Vâhid’e yâni Hakk’ın "Bir Olduğu"na ircâ olunabileceği temel keyfiyetinin bünyesi matematikte bütün sayıların asıl kaynağı olan "bir" ile sayılar arasındaki karşılıklı bağıntıların yapısıyla özdeştir. Matematikte "bir" (Vâhid), bütün sayıların kaynağı olup sayılar da, temellerindeki "bir"in mükerreren tecellî ettiği tecellîgâhlarıdır.

 

Muzâf: (1) İzâfe olunmuş, katılmış, bağlanmış, bağlı; (2) İsim takımlarında belirtilen, başka bir isme katılmış ve onu tamamlamış olan isim.

 

Sudûr: Sâdır olma, meydana çıkma,  vuku' bulma, zâhir olma.

 

Hilkat: Yaratılma, yaratılış.

 

Tekmil: Tamamı, bütün, hep.

 

Fehâmet: Bir meseleyi hemen kavrama yeteneği.

 

Lâmevcûd: Var olmayan.

 

Amâ': Ahadiyyet mertebesinde "belirlenmemişlerin en belirlenmemişi" veyâ "meçhûllerin en meçhûlü" olan Hakk’ın bu konumunu ifâde etmek için kullanılan sembolik bir isimdir. Başka bir deyişle söylersek; "Esmâ" mertebesinde tecellî etmeden önce Ahadiyyet makāmındaki Zât-ı İlâhî Amâ' da bir anlamda dipsiz karanlıkta bulunmaktadır. Bir rivâyete göre, sahâbe-i kiramdan, Zeynü’l- Ukayli, Resûlullah (SAV)’e: "Rabbimiz mahlûkatı yaratmazdan önce nerede idi?" diye sorar. O da şu cevabı verir: "Altı ve üstünde hava olmayan amâ'da idi".

 

Makarr: Karar edilen, durulan yer, konum.

 

Zuhûr: Görünme, meydana çıkma, başgösterme, ortaya çıkma.

 

Tasavvur: (1) Zihinde şekillendirme, kurma; (2) Göz önüne getirme.

 

İzhâr: (zuhûr’dan) Zuhûra getirme, ortaya koyma, gösterme.

 

Hâlik: Yaratan, yoktan var eden, yaratıcı, Allāh.

 

Mazhar: (1) Bir şeyin göründüğü, ortaya çıktığı, tecellî ettiği, zuhur ettiği mahâl; (2) Kavuşma, elde etme, şereflenme.

 

İdrâk: Algılama.

 

Zinde: Diri, yaşayan, canlı.


Fâsıla:
Aralık, ara. (Fâsılasız: Ara vermeden, sürekli)


I. DERSİN YORUMU

               

İlk iki  beyit: 


Hak makām-ı Gayb'dayken bilinemez Gerçek'di;

Tenzîhden de münezzeh, lâfa gelmez Bir Tek'di.


Kenz-î Mahfî
denilen bu hâli bilmek muhâl;

Bu varlık düzeyinde Hak her şeyden müteâl.



Çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz masalların başında tekrarlanan bir girizgâh cümle vardır: "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellâl iken...." diye devam eder. İşte insanoğlunun da bu bilinen, görünen âleme geliş masalı "Bir varmış" ile başlıyor. Ama buradaki "Bir", "kesretin bir bütünü" demek olan "Bir" anlamında değil, Hakk’ın, beşerin bilgisine ve idrâkine konu olamayan yönüne işâret eden "Ahad" yâni "Tek" anlamındadır.

 

Ahadiyyet mertebesinde, "belirlenmemişlerin en belirlenmemişi" olan ve hiçbir sıfatı ve kendi Zât’ının yanında hiçbir bağıntısı olmayan varlığa, bu özel vechesinden dolayı "Hakk" adı verilir. Bu mertebede "tecellî" olmadığından "lâtaayyün/belirsizlik" hâlinde bulunan Hakk’ın (teşbîhi olmadığı gibi) tenzîhi de olmaz. Çünkü, bir varlığı tenzîh edebilmek için o varlığı nisbet ettirecek/benzetecek başka bir varlığa da ihtiyaç vardır. Bu, insân idrâkinin aşılması mümkün olmayan kaderidir. İnsân nesne üzerinde bir fikri olmaksızın, o nesneye yakıştıracak ya da onunla mukāyese edecek bir imkânı olmaksızın herhangi bir şeyi bilmekten, onun üzerine konuşmaktan ve ona vukuf kesbetmekten âcizdir.

 

İşte Ganiyy-i Muhtefî bu ilk iki beyitinde Hakk’ın Makām-ı Gayb’daki bilinememezlik  yönüne dikkat çekiyor ve "Gizli Hazîne" denilen bu hâli idrâk etmenin, lâfa dökmenin mümkün olmadığını açık bir şekilde ifâde ediyor. Özetle, Hakk ancak "tecellîlerinin büründüğü sûretlerde" fehmedilir, istidlâl edilir ve ancak bu kayıtlarla bilinebilir. Bu nedenle Zât-ı İlâhî’nin kendisi ebediyyen "gizli bir hazîne" olarak kalacaktır.

 

3-7. Beyitler:

 

Bilinmek murâd edip, yarattı avâlimi,

Habîbi seçerekden, esrârını âlimi.


Taayyünle muttasıf olarakdan ezelde,

Akl-ı Evvel, böylece, zâhir oldu tez elde.


Bu ilk tecellîydi ki Gerçeği Muhammed’in,

Vâhid ismine muzaf sırrındandır Hikmet'in.


O Habîb-i Ekrem'in aşkına, etti südur

Bunca eşyâ ve mânâ. Anla ki Hilkat budur!


Gayb
'da bilkuvve mevcûd eşyâ böyle halk oldu;

Bilcümle avâlim de tekmil sûretle doldu.


Gizli bir hazîne olarak Ahadiyyet mertebesinde bulunan Hakk’ın bu mertebedeki hâli ebedî bir süreklilik, ebedî bir sükûndur. Burada en küçük bir hareket, en küçük bir tecellî yoktur. Hakk, bu varlık derecesinde "lâtaayyün" ile de "taayyün" ile de kayıtlanmış değildir; çünkü O, bizâtihî herhangi bir sıfat ya da isimle nitelendirilmeyecek kadar mukaddestir. O, ne bir vasfa sâhiptir ve ne de bir kayıtla bağlıdır; O’nda kesretin bir gölgesi dahî bulunmaz. İbn Arabî bu yönünden dolayı Hakk’ı bâzen "Ganiyy" diye isimlendirmektedir. Sözlük anlamıyla bu kelime "zengin" ve özel anlamıyla da "mutlak olarak kendi kendine yeten" demektir. Bütün zıddîyetten ve kıyastan münezzeh olan ve bunların etkisi altında da kalmayan Zât’ın, herhangi başka bir şeye ihtiyaç göstermeyen "Ganiyy" olarak düşünülmesi isâbetli bir tesbittir.

 

Kudsî bir hadîste kendini "Gizli Hazîne" olarak nitelendiren Hakk, aynı hadîsin devamında "bilinmeyi arzuladığını" ve bu nedenle de varlığı yarattığını söyler. Bu bilinme arzusu sonucu Ahadiyyet mertebesinden ilk tecellî gerçekleşir. Bu tecellî mertebesi de teolojik olarak Esmâ' ve Sıfatlar mertebesidir. Hakk’ın, mutlaklığından "nüzûl edip"de daha reel ve daha somut düzeylerde tecellî etmesi âlemi ortaya çıkartır. Böylece Hakk, "Bilinmeyen-Bilinmez" yönünden kendini izhâr ederek insanın fehminde ve idrâkinde sudûr eden "Bilinen-Bilinebilir" bir tecellîye dönüşür. Varlık âlemi maddî nesnelerden (cisimlerden) ve maddî olmayan ya da rûhanî varlıklardan ibârettir. Bu her iki nevi de Hakk’ın büründüğü tecellî sûretleridir. Bu anlamda her şey, ister maddî isterse rûhanî olsun, kendine mahsûs bir tarzda bu tecellîlerin ardındaki Hakk’ı (en uç Gerçeği, nihaî Hakîkatı) ifşâ eder. Zaten tecellî de sözlük anlamı itibariyle "bir perdenin ardındaki gizli bir şeyi fâş etme"dir.

 

Ganiyy-i Muhtefî, Hakk olarak isimlendirilen Mutlak Varlık’tan ilk zuhûr eden şeyin Akl-ı Evvel olduğunu söylemekte ve bunun da Muhammedin Gerçeği (Hakîkat-ı Muhammediyye) olduğunu ilâve etmektedir. Akl-ı Evvel’e; "Allāh’ın ilk yaratmış olduğu şey benim Nûr’umdu" hadîsine dayanarak Nûr-i Muhammedî adı da verilir. Anlaşılan odur ki; Akl-ı Evvel yâni "İlâhî bilinç" Hakk’ın kendini izhâr etmesinin ilk sûretidir ve bu kevnî ölçekte Hz. Muhammed’e tekābül etmektedir. Ama buradaki Hz. Muhammed’in, Allāh’ın elçisi olarak gönderilen bir peygamber olmasından çok önce kevnî (kozmik) bir varlık olduğu unutulmamalıdır. Bu gerçek bir hadîste Hz. Peygamber tarafından şöyle dile getirilir: "Âdem daha henüz balçıkla su arasındayken bile ben peygamberdim."

 

Ahadiyyet makāmından "Kesrette Vahdet" anlamına gelen Vâhidiyyet (Bir’lik) mertebesine gerçekleşen ilk tecellî ile birlikte İlâhî Bilinç’de bilkuvve yâni potansiyel olarak varolan ve eşyânın ezelî sûretlerinden oluşan A’yân-ı Sâbiteler ilâhî isimler olarak bilfiil ortaya çıkmıştır. Bu tecellî de âlem-i şehâdet’i veyâ başka bir deyişle hislere hitap eden varlık âlemini ortaya çıkarmıştır. Böylece Habîb-i Ekrem’in aşkına yaratılan bu âlem, aynı zamanda Hakîkat-ı Muhammediyye’nin de bir tafsili/açılımı olarak gözler önüne serilmiştir.

 

Beyitlerde işâret edilen bir başka gerçeklik de şudur: Hakk, kendinden kendine ilk tecellîsinde Allāh ismini almaktadır. Hakk, ancak tecellîlerinin büründüğü sûretlerde bilinebilir. Aynı keyfiyet, biraz değişik bir biçimde, insanın Hakk’ı ancak O, "Allāh" mertebesine nüzûl ettiği vakit idrâk edebilmesinin mümkün olmağa başladığını söylemekle de ifâde edilebilir. Öz olarak söylemek gerekirse; İlâhî tecellînin eriştiği nesneler ya da odak noktaları (teknik deyimiyle tecelligâh’lar) olarak bizler de böylece "Hakk’ı Allāh kılmış oluruz".


8-14.  Beyitler:

Sana örnek vereyim, fehmet Hilkat sırrını,

Ve "lâmevcûd eşyâ"nın Amâ'da makarrını.


Kilden bir kitleye hiç nüfûz eder mi nazar?

Oysa bu koca kitle nice sûrete mezar!


Çömlekçinin çömleği daha bulmadan vücûd,

Fehmet ki o, kitlenin hâlâ içinde mevcûd!


Kil kitlesi, gaybında, nice çömleği gizler;

Çömleğin zuhûruysa bir tasavvuru izler.


İşte böyle halk olur bir günde bunca çömlek,

Nasıl halk edilmişse bunca arz, bunca felek.


Çömlekçi de ilmini böyle ederek izhâr,

Bilmeden oluverir Hâlik ismine mazhâr.


Eğer onda bu idrâk olsaydı her an zinde,

Fâsılasız kalırdı Peygamber'in izinde!


Ganiyy-i Muhtefî bu beyitlerinde "Hilkat Sırrı"nı daha iyi fehm edebilmek ve henüz  zâhirî varlık hâline ulaşmamış olan eşyânın Amâ' daki gerçeğinin nasıl olabileceğinin  idrâkine erişebilmek üzere kil örneğini veriyor. Kil yumuşak ve şekil verilebilen bir toprak çeşididir; çömlek, testi, vazo vs. gibi ev eşyâlarının yapımında kullanılır. Kil, çömlekçi ustasının elinde önce bir kitle/hamur hâlindedir. Ve bu hâli  ile içinde nice çömleği gizlese, potansiyel olarak tutsa /saklasa da hiçbir anlamı yoktur. Çünkü dışarıdan/zâhirden bakan göz kilin içerisini/bâtınını göremez. Ne zaman ki çömlekçi hayâlinde, aklında, ilminde canlandırdığı çömlek şekillerini yapmaya başlar ve onları kalıba döker; işte o anda kilin bâtınında var olan nesneler açığa çıkarak görülür. Çömlekçinin bu fiili Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemi nasıl yarattığı konusunda insana, benzetim yoluyla, kaba bir fikir verebilir.

 

Hâlik ismi Cenâb-ı Hakk’ın sayısız güzel isimlerinden (Esmâ’ü-l Hüsnâ) birisidir ve mânâ olarak  "takdîrine uygun olarak yaratan" demektir. Bu da bize şunu göstermektedir ki; varlık sahnesinde gerçekleşen her olay çeşitli  İlâhî isimlerin birer tecellîsidir. Ve bu İlâhî isimler, Hakk’ın iç yapısının bir gereği olarak rastgele değil aksine belirli bir takım doğrultularda daha ezelde tesbit edilmiş "A’yân-ı Sâbiteler" den kaynaklanır. Tıpkı çömlekçinin ilminde çömleğin şekli nasıl sâbitse ve kesinleşmiş, kararlaştırılmışsa "A’yân- Sâbite" de Gayb Âlemi’nde ezelden beri mevcûd olan gerçeklerdir (Hakkāik’dir) ve kevnî âlemde izhâr edilen her şey ilk tecellî tarafından üretilmiş olan ezelî gerçeklere uygun olarak vuku bulur.

 

İşte Ganiyy-i Muhtefî,  son iki beytinde de bu gerçekliğe dikkat çekiyor ve bu yaratılış idrâkinin her ân zinde olmasının kişiyi Peygamber’in izinde, bir anlamda O’nun getirdiği vizyonda sürekli tutacağını söylüyor. Ama ne var ki; çoğu insân yaptığı tüm işlerde "bilmeden" Allāh’ın bir çok isminin mazharı olmasına rağmen bu idrâki yakalayamıyor ve gaflet içerisinde yaşamaya devam ediyor.


1. Dersin Kıssadan Hissesi


Bu 1. Ders'den idrâk edilmesi gereken en önemli husus, çömlekçinin işlediği kil kitlesi misâlinden de anlaşıldığı gibi:  tanık olduğumuz zâhir'in bilfiil ortaya koymakta, idrâkimize sunmakta olduğu olguların ötesinde yâni zâhirin bâtın'ında bilkuvve mevcûd olan başka olguların da bulunduğudur. Bunların idrâki ve bu idrâkin zinde tutulması bizi Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'in izinden ayırmayacaktır.


 

* * *