02. Ders - İkra'


Söyle! İkra', Kur'ân'da, yalnız "Oku!" emri mi?

Böyle mi yorumlamak gerekir bu terimi?


Bir kerre sor kendine "okumak"dan kasıt ne?

Okurken neyle sâdık kalacaksın sen metne?


Mutlak bir metin gerek, harflerden müteşekkil;

Önce, gözünle olur harfler zihnine nakil.


Bu mürekkeb eşkâl de yorumlanır aklınla;

İdrâkine yerleşen medlûlleri sen anla!


Setreder cümle harfi tulû' ederek medlûl,

Harfleri de örterek idrâke eder hulûl.


Bu mükevvenât dahî kıraat edilmeli!

Fakat meçhûlse harfler, medlûlü olmaz celî.


Bu âlemin harfleri, bil ki, Esmâ'ü-l Hüsnâ!

Bunların terkîbinin mânâ'sı da müstesnâ.


Nasıl ki okuyanda harfleri sırlar medlûl,

Zâhirler de Esmâ'yı fehmetmemekle mâlûl.


Bir metnin kıraati harflerle mümkün ancak;

İdrâkse harfe değil, medlûle açar kucak.


Nefs-i emmâre yalnız eşyâya nazâr eder.

Harfler misâli, Esmâ, gözden silinir gider.


Nebî'nin vasfındandır bu elif-bâ'yı bilmek;

Aslında, İkra' emri: "Harfi idrâk et!" demek.


Bundan nâşî Nebî de Rab'ba dua ederdi:

"Eşyâ hakkında benim ilmimi arttır!" derdi.


İlm-i hurûf İsâ'da celî olan ilimdi;

Bu ilim İsâ-meşrep evliyânındır şimdi.


Rabbî, bu fakîri müdrîk-i Esmâ'dan kıl!
Fehmetsin Rûh'um Sen'i, eşyânı da bu Akıl.



Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

İkra': "Oku" anlamında, Kur’ân vahyinin başlangıcını teşkil eden "Alak Sûresi"nin ilk sözcüğüdür. "Oku, yaratan Rabb’inin adıyla! O, insânı bir yumurta hücresinden yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sâhibidir." (Alak/1-3) Âyette geçen "Oku" emri, bir dış kaynaktan, burada Kur’ân mesajından alınan sözleri veyâ düşünceleri, yüksek sesle olsun veyâ olmasın, ama anlamak niyetiyle bilinçli olarak zihnine nakşetmeyi ifâde eder.

Kasıt: Niyet

Sâdık:
(1) Doğru, gerçek; (2) Bağlılık

Müteşekkil: Meydana gelmiş, olmuş, şekillenmiş, şekillenen.

Nakil:
Taşıma.

Mürekkeb: İki veyâ daha çok şeylerin karışmasından meydana gelen. Bileşik.

Eşkāl
: Biçimler, sûretler, şekiller, tarzlar.

Kırâat:
Okuma.

İdrâk:
Algılama.

Meçhûl:
Bilinmeyen.

Medlûl: Delil getirilmiş şey. Gösterilen şey. Bir kelimeden veyâ bir işâretten anlaşılan.

Setr etmek:
Kapamak, gizlemek, örtmek.

Cümle:
Bütün, hep.

Tulû’
: Doğma, doğuş.

Hulûl:
Bir nesnenin içine nüfûz etme , girme.

Mükevvenât: Oluş âlemi, Cenâb-ı Hakk'ın "Kün!" (Ol!) emrine tâbî her şeyin oluşturduğu âlem.

Celî:
Parıldıyarak kendini belli eden, açık, meydanda, belli.

Terkîb: Birkaç şeyden meydana getirilmiş şey. Birkaç şeyi birleştirip karışık bir şey meydana getirme.

Mânâ:
Anlam, iç yüz.

Müstesnâ: (1) Ayrı tutulan; (2) Kural dışı bırakılan; (3) Benzerlerinden üstün.

Sırr:
Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey.

Zâhir: Görünen, zuhûrda olan, dış yüz. Ez-Zâhir: "Kendini kullarının idrâkine tecellîleri aracılığıyla gösteren.

Fehmetmemek:
Hemen kavrayamamak.

Mâlûl:
İlletli, sakat.

Nefs-i Emmâre:
Kötülüğü emredeci nefs anlamına Arapça bir tamlama. Kāşâni, bu nefsin, bedenî tabiata meylettiğini, lezzet ve hissî şehvetleri körüklediğini söyler. Yâni  insanı, ulvî değil, süflî (aşağılık, alçak)  nesnelere  meylettiren şeye/kuvvete nefs-i emmâre denir. Yûsuf Sûresi’nin 53.âyetinde bu nefse işâret edilmiştir: "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, zira nefis, kötülüğü emreder..." Nefs-i Emmâre, şer yuvası, kötü fiillerin, yerilmiş  huyların kaynağıdır.

Nazar:
(1) Bakma, göz atma; (2) Îtibar; (3) İltifat.

Vasıf:
Nitelik, özellik, bir kimsenin veyâ şeyin taşıdığı hal.

Elif-bâ
: (1) Yirmisekiz harften ibâret olan Arap alfabesi; (2) Bir şeyin başlangıcı.

Nâşî:
(1) Ötürü, dolayı; (2) Sebebiyle.

İlm-i Hurûf:
Harfler ilmi.

İsâ-meşrep:
Hz.  İsâ'nın tavrını, neş'esini yansıtan.

Evliyâ:
Velî kelimesinin çoğulu.

Fakîr:
Kendinde gördüğü her şeyi, kendinin değil, Allāh’a ait ve Allāh tarafından olduğunu  bilen ve bu bilinci zinde tutan kimsenin niteliği.

Müdrîk:
İdrâk eden, anlayan.


II. DERSİN YORUMU

1-6. Beyitler:

Söyle! İkra', Kur'ân'da, yalnız "Oku!" emri mi?
Böyle mi yorumlamak gerekir bu terimi?


Bir kerre sor kendine "okumak"dan kasıt ne?

Okurken neyle sâdık kalacaksın sen metne?


Mutlak bir metin gerek, harflerden müteşekkil;

Önce, gözünle olur harfler zihnine nakil.


Bu mürekkeb eşkâl de yorumlanır aklınla;

İdrâkine yerleşen medlûlleri sen anla!


Setreder cümle harfi tulû' ederek medlûl,

Harfleri de örterek idrâke eder hulûl.


Bu mükevvenât dahî kıraat edilmeli!

Fakat meçhûlse harfler, medlûlü olmaz celî.


Ganiyy-i Muhtefî bu nefesine, Alak Sûresi’nin ilk âyetinde geçen ikra' yâni oku emrine dikkat çekerek başlıyor ve bu terimin salt okumanın ötesinde ne anlama geldiğini ve nasıl yorumlanması gerektiğini kendimize sormamızı istiyor.

 

Bilindiği gibi Alak Sûresi’nin ilk beş âyeti Kur’ân vahyinin başlangıcını teşkil etmektedir. Hz.  Peygamber kırk yaşlarındaydı ve kendi ifâdesi ile "yalnızlık ona câzib geliyordu". Bu nedenle zaman zaman Mekke yakınındaki Hira Dağı mağarasında inzivâya çekiliyor, uzun tefekkür ve dualarla kendini ibâdete veriyordu. Bir gece âniden Vahiy Meleği yanında belirdi ve ona "Oku!" dedi. Hz. Peygamber, ilkin gerçek bir metni okumasının istendiğini zannetti ki ümmî olduğundan o talebi yerine getirmesi mümkün değildi. Bu gerekçeyle "Ben okuyamam!" dedi. Bunun üzerine, kendi sözleriyle: "Melek beni yakaladı ve kendine çekti, öyle ki bütün gücüm kaybolup gitti; sonra beni bıraktı ve "Oku!" dedi. Ben: "Okuyamam" diye cevap verdim. Sonra beni yeniden yakaladı ve kendine çekti; sonra beni bıraktı ve dedi: "Oku!". Ben tekrar cevap verdim: "Okuyamam"... Sonra beni üçüncü defa yakaladı ve kendine çekti ve tekrar bıraktı ve dedi: "Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O insanı bir hücreden yaratır. Oku, Rabbin cömertlerin cömertidir..." Böylece Hz.  Peygamber, âni bir aydınlanma ile, "okumaya", yâni Allāh’ın insana mesajını almaya ve anlamaya çağrıldığını farketti. Aslında daha sonra da üzerinde duracağımız gibi Hz.  Peygamber’den istenen "hem kendi kuşattığı âlemin, hem de kendini kuşatan âlemin âyetlerini okuması" daha öz bir deyişle "eşyânın gerçeğini" kavramasıydı.

 

Şüphesiz okuma eyleminin gerçekleşmesi için harflerden oluşmuş bir metnin var olması gereklidir. Çünkü, mânâlar ancak harf elbisesine bürünerek gözümüzün aracılığı ile zihnimize ulaşırlar. Sonra da bu harflerden oluşmuş şekilleri aklımız aracılığıyla yorumlayarak  mânâları idrâkimize yerleştiririz. Yâni anlamlar zihnimize yalnızca harflerden oluşmuş kelimelerle taşınır. Ne var ki harfler bu kadar önemli işlev yerine getirseler de,   alışkanlığımızdan kaynaklanan bir tavırla zihnimiz harflerle değil, onlardan doğan mânâ ile meşgûldür. Okuma sırasında sanki harfler görünmez olur ve ön plâna, kendileri yerine, işâret ettikleri anlamlar yâni medlûlleri çıkar.

 

Bu ilk beş nefeste "harf- mânâ" örneği ile sûret-sîret/dış-öz/kabuk- iç/Zâhir-Bâtın ilişkisine atıfta bulunan Ganiyy-i Muhtefî , 6. beyitinde yaratılmış tüm varlığın da bir yazılı metin gibi düşünülmesi ve okunması gerektiğine dikkati çekiyor. Ama uyarı niteliğinde şu soruları sormaktan da geri durmuyor. "Varlık nasıl okunacaktır? Varlığın harfleri nedir?  Çünkü biliyor ki; harf gizliyse mânâ da gizlidir. Veyâ başka bir deyişle, harf tanınmıyorsa anlamın açığa çıkarılması mümkün değildir.


7-10. Beyitler:

Bu âlemin harfleri, bil ki, Esmâ'ü-l Hüsnâ!

Bunların terkîbinin mânâ'sı da müstesnâ.


Nasıl ki okuyanda harfleri sırlar medlûl,

Zâhirler de Esmâ'yı fehmetmemekle mâlûl.


Bir metnin kıraati harflerle mümkün ancak;

İdrâkse harfe değil, medlûle açar kucak.


Nefs-i emmâre yalnız eşyâya nazâr eder.

Harfler misâli, Esmâ, gözden silinir gider.



Ganiyy-i Muhtefî 6. beyitte sorduğu sorunun cevabını hemen 7. beyitin başında veriyor ve bu âlemin harflerinin Esmâ’ü-l Hüsnâ yâni Allāh’ın güzel isimleri olduğunu söylüyor. İsim kelimesinin çoğulu olan esmâ' ile "en güzel" anlamındaki hüsnâ kelimelerinin birleşmesinden oluşan Esmâ'ü-l Hüsnâ deyimi kelime anlamıyla en güzel isimler demektir. Ancak Kur’ân, Esmâ’ü-l Hüsnâ ile Allāh’ın yalnız isimlerini değil, aynı anda sıfatlarını da vermektedir. Esmâ'ü-l Hüsnâ, Allāh’ın isim-sıfatlarını ifâde için kullanılmaktadır.

 

Esmâ'ü-l Hüsnâ deyimi Kur’ân’da A’raf/180, İsrâ/110, Tâhâ/8 ve Haşr/24 olmak üzere tam dört âyette geçmektedir. Bu âyetler içerisinde İsrâ/110 konumuz açısından ilginç bir sözcüğü içerisinde taşımaktadır. Önce âyeti verelim: "De ki: İster Allāh'a dua edin ister Rahmân'a dua edin, hangisine dua ederseniz edin neticede bütün güzel isimler (Esmâü-l Hüsnâ) O'na aittir." Bu âyette yer alan "eyyen" sözcüğü "her ne şekil olursa olsun" anlamında kullanılmıştır. Bu da bize Ganiyy-i Muhtefî’nin de işâret ettiği gibi, tüm varlığın ve evrende meydana gelen her olayın Allāh’ın güzel isimlerinin birer yansıması/tecellîsi/kelimesi/harfi olduğunu açıkça göstermektedir. Ama bunlara da takılı kalmamak, bu harflerden oluşan kelimelerin içerdiği anlamları idrâk etmekle yükümlü olduğumuzu unutmamalıyız.

 

Nefs-i Emmâre, kötülüğü emredici nefs anlamına Arapça bir tamlamadır ve bu ifâde Kur’ân’da Yûsuf Sûresi’nde geçmektedir: "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, çünkü nefis, kötülüğü emredicidir." (Yûsuf/53) Bir tanım vermek gerekirse Nefs-i Emmâre’yi şöyle târif edebiliriz: "Bedenî hazlara eğilimli, lezzet ve şehvetle emreden, kalbi süflî (aşağılık, alçak) yöne çeken kuvvet". Nefs-i Emmâre’de ön plâna çıkan özellikleri şöyle sıralamamız mümkündür: Cimrilik, hırs, haset, kin, alaycılık, kibir, şehvet, şöhret, gaflet, gazab, dedikodu, gıybet... vs. Nefs-i Emmâre hiçbir kayıt ve hesap tanımaz. İki şeye şiddetle sarılır ve onları besler: hevâ ve bencillik (enâniyet). Hevâ, bedenî îcaplara yönelip, yüce oluşlardan nefret etmek ve süflî oluşlara koşmak meylini ifâde eder. Enâniyete gelince onu "kula ait her şeyin kendisine izâfe edildiği bir keyfiyet" olarak tanımlayabiliriz. Enâniyet, emmâre mertebesindeki nefsin benliği putlaştırarak insanoğluna oynadığı en büyük oyundur. Nihâyet öyle bir an gelir ki, insan  yalnızca kendisinin değil, çevresindeki şeylerin de yaratıcısı olduğunu düşünmeye başlar. (Zuhruf/51-52; Bakara/258)

 

Ganiyy-i Muhtefî 10. beyitte nefs-i emmâre’nin bir başka yönünü daha göstermekte ve bu nefsin yüzünün/nazarının yalnızca eşyâya dönük olduğunu söylemektedir. Bu nedenle olacak ki, bu nefis veyâ böyle bir nefsin sâhipleri eşyânın ötesini göremezler ve nesneler dünyasının maddî ilişkiler ağında yaşamlarını sürdürürler. Onlar Kur’ân’ın deyişi ile "kör"dürler ama bu körlük maddî değil mânevî bir körlüğe işâret etmektedir. Böyle olduğu içindir de sâdece zâhir ile meşgûl olmak, onları Esmâ’ü-l Hüsnâ’yı göremez hâle getirir. Eğer eşyâyı gördükleri gibi eşyânın işâret ettiği mânâyı da anlayabilselerdi şairin söylediği şu gerçeklikle karşı karşıya kalacaklardı: "Bir Kitabullāh’ı a’zâmdır serâser1 kâinat/ Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allāh çıkar."


11-14. Beyitler:


Nebî'nin vasfındandır bu elif-bâ'yı bilmek;
Aslında, İkra' emri: "Harfi idrâk et!" demek.


Bundan nâşî Nebî de Rab'ba dua ederdi:

"Eşyâ hakkında benim ilmimi arttır!" derdi.


İlm-i hurûf İsâ'da celî olan ilimdi;

Bu ilim İsâ-meşrep evliyânındır şimdi.


Rabbî, bu fakîri müdrîk-i Esmâ'dan kıl!
Fehmetsin Rûh'um Sen'i, eşyânı da bu Akıl.



Hz.  Âdemden başlayan Hz.  Muhammed (SAV)’e kadar uzanan nebîler zincirinin her halkası insânlara varlığın harflerini öğretmek üzere gönderilmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında her nebî insanlığın mürebbîsidir. Bu mürebbîlik kemâl noktasında Hz. Peygamber’le noktalanmıştır. Hz.  Peygamber en büyük mürebbîdir. Çünkü O, belli bir kavime ve bölgeye değil, tüm insânlığa gönderilmiş ve bu gerçeklik: "Muhakkak ki Biz Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ/107) âyetiyle vurgulanmıştır.

 

Âlem Arapça bir sözcüktür; kâinat, güneş sistemi ve çevresindeki dönen gezegenler topluluğu, cihan, dünyâ, bütün varlıklar, mahlûkat, insânlar, halk, cemaat, cemiyet, çevre vs. gibi kelime anlamları vardır. İrfânî dilde ise, Allāh’ın yarattığının tümü olan Mükevvenât'a Âlem denir. Âleme, âlem denmesinin sebebi onunla Allāh’ın isimler ve sıfatlar bakımından bilinmesidir. Çünkü âlem kelimesi "bilmek" masdarından türemiştir.

 

Daha önceden de ifâde ettiğimiz gibi âlem; âyetlerden/kelimelerden/ harflerden oluşmuştur.(Kehf/109) Bu âlemin en büyük harfi ise insânın kendisidir. İşte Ganiyy-i Muhtefî, 11. beyitinde "elif-bâ’yı bilmek Nebî’nin özelliklerindendir" derken bir anlamda Hakîkatin başlangıcının insânın kendini tanımasından başladığını da imâ ediyor. Böylece Hira Mağarası’ndaki "İkra’/Oku" emrinin yazılı bir metni okumanın ötesinde "Harfi idrâk et" yâni "hem varlığını, hem de varlığın aracılığı ile kâinatın/yaratılışın/eşyânın sırlarını çöz" mânâsına geldiğini anlamış oluyoruz.

 

Fakat Hz.  Peygamber bir başka gerçekliğin daha farkındaydı. O da, insanın ilminin ancak Allāh’ın ona verdiği ölçüyle sınırlı olduğuydu. İlmin kökeni ve ilmin asıl sâhibi, ilmi ezelî ve ebedî olup her şeyi kuşatan ve Zât’ına da İlim sıfatını lâyık görmüş olan Allāh’dır. Bakara Sûresi’nin 255.âyeti bu gerçekliği şöyle verir: "(İnsânlar) O’nun ilminden ancak (gene) O’nun izin verdiği kadarını kuşatabilirler." Bu nedenden ötürü Hz. Peygamber’in (SAV), ümmetine de bu konuda bir örnek teşkil etmesi açısından, Rabb’ine sürekli "Rabb'im eşyâ hakkındaki  ilmimi arttır!" diye dua  etmiş olduğu hadîs kitaplarında yazılıdır. Ayrıca Kur’ân’da Tâhâ/114 âyetinde de Cenâb-ı Peygamber'e: "...Rabb'im ilmimi arttır de!" diye bir uyarı yer almaktadır. Peygamber Efendimiz  "Eşyânın, Hakk'ı hem imâ ettiğini hem de gözlerden gizlemekte olduğunu" bilmekteydi. Bu yüzden eşyâ Hakkında öğrenilecek her harf Yaratıcı’ya açılan bir kapı, Hakîkate giden bir köprüdür. Belki de bu nedenle Hz. Ali (KV) şöyle demişti: "Bana bir harf öğretenin kölesi olurum."

 

Ganiyy-i Muhtefî 13. beyitte Harfler İlmi ile Hz. İsâ arasında bir ilişki kurmakta ve bu ilmin Hz. İsâ’da kâmil anlamda tecelli ettiğini, açığa çıktığını söylemektedir. Daha sonra da bu ilmin peygamberler sonrası çağda –günümüzde de- İsâ tavırlı Allāh Dostları’nda devam ettiğini ilâve etmektedir. Bu nefeste karşımıza iki soru çıkmaktadır. 1) Harfler ilmi ile Hz.  İsâ arasındaki bağıntı ve bu bağıntının ne anlama geldiği; 2) İsâ-meşreb evliyâ ile nasıl bir velînin kastedildiği? Şimdi bu sorulara cevap aramaya çalışalım.

 

Kur’ân’a baktığımızda Yaratıcı Kudret olan Allāh’ın, Hz. İsâ’yı  bize "kelimetün-minallāh" yâni "Allāh tarafından bir kelime" olarak tanıttığını görmekteyiz. Bu ifâde birbirine benzer bir şekilde Âl-i İmrân Sûresi’nin 39 ve 45. âyetlerinde yer almaktadır. Harflerin heceleri, hecelerin ise kelimeleri oluşturduğunu düşündüğümüzde "Allāh’ın kelimesi" olarak nitelendirilen Hz. İsâ’nın "Harfler İlmi" konusunda özel bir konumunun olduğu anlaşılmış olur. Bir başka özellik de Hz. İsâ’nın yaratılmasında, alışılmış sebep olan babanın bulunmaması, O’nun varoluşunu "Kün/Ol" kelimesine isnad etmeyi gerekli kılmaktadır. Bu da Hz. İsâ’nın vücûdunu/varlığını/yaratılışını "Kün/Ol" kelimesi ile özdeş hâline getirmiştir. Başka bir deyişle bu kelimenin tesiri/yansıması/tecellîsi Hz. İsâ’nın yaratılışında daha açık, dolaysız ve daha mükemmeldir.

 

Hz. İsâ aynı zamanda Allāh’ın "Hayy" İsmi'nin de belirgin bir tecellîgâhıdır. Çamurdan kuşlara veyâ ölülere nefes vererek onları (Allāh’ın izni ile) diriltmiş olması gösterdiği mûcizeler arasındadır. Bu anlamda Hz. İsâ "Rûhullah"tır. Kelimelere de rûh veren mânâlarıdır ve mânâlar kelimelerin bâtınında saklıdırlar.İşte Hz. İsâ, yaratılışındaki  "Lâtif"lik nedeniyle kelimelerin/harflerin rûhuna nüfuz etmede, bâtınını/Hakîkatini keşfetmede ileri bir derecededir. Bu da O’nda "Harfler İlmi"ni açığa çıkarmıştır.

 

Tevhîd Mertebeleri açısından baktığımızda ise Hz. İsâ’nın makāmı "Makām-ı Cem"dir. Aynı zamanda "Bekā" mertebelerinin de birincisi olan "Makām-ı Cem" Hakîkat makāmıdır ve bu makāmda Hakk zâhir, halk bâtındır. Bu makāma "Rûh" makāmı da denir. Ganiyy-i Muhtefî, -daha sonra da üzerinde genişçe duracağımız bir beyitinde- bu makāma ulaşanların özelliklerini anlatırken şu açıklamaları yapar:



Hakk
’ın Kelime’sidir; evsâfı Rûhullah’tır;

Eğer temyîz edersen, en emîn bir penâhdır2!

 

Bu makāmda çözülür İsâ’nın tüm esrârı;

Olur zîrâ, Sırrü-s Sır, Rûh’un aslî makarrı.

 


Anlaşılan odur ki; Hakîkat gözüyle veyâ rûh gözüyle bakıldığında harflerden oluşmuş varlık/eşyâ insânın gözünden kaybolur ve bu harflerin rûhu sayılan mânâlar açığa çıkar. Sanki bir anlamda eşyâ aynalaşmış, sûretler kaybolmuş, Mısrî Niyâzî’nin dediği gibi: "Harf libâsından3 soyunan nokta-i uryâna4 bak" hakîkati meydana çıkmıştır. İşte harflerin ilmini bilmek eşyânın sakladığı Esmâ’ü-l Hüsnâ gerçeğini okumak demektir ve bu gerçeği remzeden peygamber de Hz. İsâ (AS)’dır.

 

Harfler ilminin zamanımızda İsâ-meşrep evliyânın olduğu gerçeğine gelince bu konuda şu tesbitleri yapmak mümkündür. Her kâmil insanda farklı peygamberlere ait olan özel tavrın "bir zevk" olarak öne çıktığı ve yoğun yaşandığı tasavvuf kitaplarında yer almaktadır. Musâ-meşreb (tavr-ı Musâ), Yahya-meşreb (tavr-ı Yahya) veyâ İbrahim-meşreb (tavr-ı İbrahim) gibi. Meşreb sözlük anlamıyla; yaratılış, fıtrat, huy, ahlâk anlamlarına gelen bir sözcüktür. Cenâb-ı Hakk, Hz.  Âdem’den Hz. Peygamber’e kadar insanlığa gönderdiği peygamberleri, insanlığın tekâmül seyrine uygun olarak, özel bir misyon veyâ başka bir deyişle özel bir vizyon ile donatmıştır. Her peygamberde ayrı bir hikmet olarak ortaya çıkan bu yeteneklerin, "Allāh’ın kubbeleri altında saklı/sırlı olan evliyâda" da farklı vasıflar olarak görülmesi doğaldır. Bu nedenle Ganiyy-i Muhtefî Hz. İsâ’ya ait olan İlm-i Hurûf’un (Harfler İlmi) İsâ-Meşreb evliyâda olduğunu söylemektedir.

 

II. Dersin son  beyiti ise bir niyâz ile son bulmaktadır. Bu yakarışta Ganiyy-i Muhtefî, Rabbinden, "fakîr5" olarak nitelendirdiği kendisini "müdrîk-i esmâ"dan  yâni bir anlamda varlığın harfleri olan Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın hakîkatini idrâk eden kullardan kılmasını istemektedir. Böylece Rûh’u eşyânın bâtınını kavrarken, aklı da eşyânın sûreti/zâhiri ile yetinecektir. Bu da bize aklın  sınırının başlangıç ve sonunu göstermekte, eşyânın Hakîkatine ait bilginin gündelik akılla (Akl-ı Meâş ile) değil, bu aklın üstünde vehbî6 bir akılla (Akl-ı Meâd ile) anlaşılabileceğini öğretmektedir. Akl- Meâd, irfan ve ilimle terbiye olan, âhireti düşünen,  geleceği ve bâtını kavrayan akıldır.Yalnız Akl-ı Meâd sâhiplerinin –râsihûn'un7- bakışları Hz. İsâ’da olduğu gibi, olayların ve eşyânın zâhirini delip geçen, bâtınına erişen, vâsıtasız bir biçimde Hakîkat’larını kavrayan ve bu Hakîkat’e göre davranan bir bakıştır.

 


II. Dersin Kıssadan Hissesi

 

Zâhir ile Bâtın arasındaki farkı iyice algılayabilmek için uygun bir örnek de bir metni oluşturan cümleler, sözcükler ve harfler ile metnin medlûlü arasındaki ilişkidir. Alfabeyi bilmeyen bir kimse, bütün harfler önünde olmasına rağmen, yazılı bir metnin ne demek istediğini anlayamaz. Bununla beraber Türkçe'de bütün metinler hep 29 harfin terkîbiyle oluşur. Bu açıdan bakıldığında bütün metinler 29 harfin farklı ve girift tecellîlerinden başka bir şey değildir. Mükevvenât'ın alfabesi de Esmâ'ü-l Hüsnâ'dır. Bu İlâhî Alfabeyi bilmeyen bir kimse de Mükevvenât'ın medlûlünü, yâni ne demek istediğini anlayamaz. Bu açıdan da bütün Mükevvenât Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın tecellîlerinden başka bir şey değildir.

 


* * *




[1]Baştan başa, büsbütün.
[2]
Penâh: Bir şeyin sığınağı, koruyucusu, dayanağı.
[3]
Libâs: Elbise.
[4]
Uryân: Çıplak.
[5]
Fakîr: Tasavvufî literatürde kişinin hiçbir şeye mâlik ve sâhip olmadığının şuurunda olması, her şeyin gerçek mâlik ve sâhibinin Allāh olduğunu idrâk etmesi. "Ey insanlar sizler fakîrsiniz, Allāh’a muhtaçsınız." (Fatır/15)
[6]
Vehbî: Allāh vergisi.
[7]
Râsihûn: İlimde rüsûh sâhibi kişiler. (Âl-i İmrân/7)