03. Ders - A'yân-ı Sâbite


A'yân zâhir kılınmakta hükmüyle ilâhi İsmin;

Sebep: A'yân-ı Sâbite, tüm istidâdına cismin.


Kuludur tâbî' olduğu İsmin, bil ki her bir varlık;

Rab'bını bu İsim'le tanır, bununla çekmez darlık.


Hak
ilminde hâlimiz a'yân-ı sâbiteyle belli;

Böyle bir istidâd bizi kul kılar Rab'ba temelli.


Ayndaki istidâdın zuhûra geliş şekli bizde

Hak ilminde sâbittir, vücûda büründüğümüzde.


Hak
'kın vücûdundadır, bil tecellîsi mevcûdâtın;

Ne aynı ne gayrıdır; Hak olur, bunda, yalnız Bâtın.



Bu "Nefes" te geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:


A’yân-ı Sâbite: (Değişmeyen, sâbit kalan kaynak) Eşyânın varlığa büründürülmesinden önce Hakk’ın ilminde mâhiyeti, ve varlığa büründürüldükten sonraki kader ve kazâsının yazılı olduğu bir çeşit dosya.


İstidâd:
Kābiliyet, yetenek.


Tâbî: (1) Birinin arkası sıra giden, ona uyan. (2) Boyun eğen, bağlı kalan; birinin emri altında bulunan.

Zuhûr:
Görünme, meydana çıkma, başgösterme, ortaya çıkma.

Vücûd:
Varlık.

Mevcûdât:
Var olan şeyler, Mükevvenât'.

Gayrı:
Ayrı, başka.

Bâtın:
(1) İç, iç yüz, gizli. (2) Kendi’ni Şehâdet Âlemi aracılığıyla gizleyen.


III. DERSİN YORUMU

 

İlk  beyit:


A'yân zâhir kılınmakta hükmüyle ilâhi İsmin;

Sebep: A'yân-ı Sâbite, tüm istidâdına cismin.


A’yân-ı Sâbite, lûgat anlamıyla değişmeyen, sâbit kalan kaynak demek olup eşyânın varlığa büründürülmesinden önce Hakk’ın ilminde: 1) mâhiyetinin, ve 2) varlığa büründürüldükten sonraki kader ve kazâsının yazılı olduğu bir çeşit dosyadır.Bir şeyin varlığı başka, mahiyeti başkadır. A’yân-ı Sâbite, dış âlemde var olan eşyânın Allāh’ın ilmindeki mâhiyetleri, gizli hakîkatleridir. Veyâ başka bir tanımla; eşyânın görünür hâle gelmeden önce Allāh’ın ilminde bilgi olarak mevcûdiyetleridir. Bunların var olması tıpkı kavramların insânın zihninde var olması gibidir. A’yân-ı Sâbite, "Hisler aracılığıyla algılanabilen âlem (Şehâdet Âlemi) ile Hakk arasında yer alan bir varlık alanıdır".

 

Daha önce 1. Ders'in açıklamasında da işâret ettiğimiz gibi Hakk’ın kendini izhâr etmek zorunda oluşu O’nun  Zât'ına ait bâtınî bir özelliktir ve bu bakımdan Hakk; hareketsiz "Tek" (Ahad) değil, kendisini izhâr ve tafsîl etmeye (ayrışmaya) meyleden dinamik bir "Tek" (Vâhid) dir. Hakk zâhiren ve şeksiz-şüphesiz "Tek" dir, ama bâtınen ve bilkuvve Kesret’tir.

 

Böyle olunca Hakk’ın kendini izhârı tecellî’nin hem birinci ve hem de ikinci merhalelerinde bâzı sâbit motifler uyarınca vuku bulur. Hakk, ilk tecellî merhalesinde, kendini rastgele değil aksine belirli bir takım doğrultularda tafsîl eder. Bu doğrultular (ya da tecellî kanalları) Hakk’ın  Zât'ının gereği olarak daha ezelde tesbit edilmiştir. Bununla beraber bütün bunlar aslında İlâhî Bilinç’de vuku bulduğundan, A’yân-ı Sâbite de Gayb Âlemi’nde ezelden beri mevcûd olan gerçeklerdir (Hakāik’tir).

 

Ve Hakk’ın tecellîsinin ikinci merhalesini, yâni Hakk’ın Şehâdet Âlemi’ndeki ferdî nesnelerde tecellîsinin şeklini kesin olarak belirleyenler de işte bu gerçeklerdir. Hakk’ın kendini kevnî âlemde izhâr etmesi, burada da rastgele bir biçimde değil fakat ilk tecellî tarafından üretilmiş olan ezelî gerçeklere (A’yân-ı Sâbite’ye) uygun olarak vuku bulur. Başka bir deyişle A’yân-ı Sâbite, "Hakk’ın kendisini kevnî âlemde nasıl izhâr edeceğini de belirlemektedir."

 

A’yân- Sâbite’nin açıklanması aynı zamanda yaratma ve dış âlemin de açıklanması mânasına gelir. Dış âlemde mevcûd ve zâhir olan eşyânın esas itibariyle kendine has müstakil bir varlığı yoktur. Bu yönüyle bu şeylerin "yok" (ma’dûm) olduğuna inanılır. Bunların görünen varlıkları gerçekte Hakk’ın varlığının değişik sûretlerde tecellîlerinden ibârettir. Zira tek ve biricik varlık O’nun varlığı olduğundan diğer şeylerin varlıkları mecazîdir, görünürdedir. Eşyânın birbirinden farklı oluşu, ayrı ayrı varlıklara sâhip olmasından değil, A’yân-ı Sâbite’lerinin farklı oluşundandır. Varlıkta birlik mevcûttur ve çokluk A’yân-ı Sâbite’den ileri gelmektedir.

 

A’yân- Sâbite, bir anlamda, varlıkların modelleri ve kalıplarıdır. Belli bir şeyin şekli, çeşitli ve değişik aynalara aynı anda farklı biçimlerde yansıyarak bir çokluk meydana getirdiği gibi, bir ayna durumundaki A’yân-ı Sâbite’ye akseden Hakk’ın varlığı da böyle bir çokluk meydana getirir. Çokluk vehîm ve hayâl olarak vardır; birlik ise gerçek olarak mevcuttur.

 

Belli bir top kumaştan farklı elbiseler meydana getirilebilir. Bu elbiselerin hepsi varlık olarak bir ve aynıdır, çünkü aynı kumaştan yapılmıştır. Farklılık şekillerden ileri gelmektedir. Şekilleri farklı kılan, modelleri ve kalıpları yâni ayn-ı sâbiteleridir. Kalıplar, hiçbir zaman elbiselerde var olmadıkları halde onlara şekil verirler. Bunun gibi, dış âlemdeki bütün varlıkları farklı şekillere sokup çokluğun ortaya çıkmasına sebep olan A’yân-ı Sâbite de hiçbir zaman dış âlemde var olmaz. Dış âlemde görünen A’yân-ı Sâbite değil onun şekilleri, halleri, hükümleri, ayırıcı nitelikleri, belli özellikleri, fiilleri ve eserleridir. A’yân-ı Sâbite’nin kendisi bâtın, sûreti zâhirdir.

 

Eşyâ ve hadîselerin a'yân-ı sâbitelerini Allāh’tan başka kimse bilemez. Bu özelliği itibariyle A’yân-ı Sâbite’ye "Gaybın anahtarları" veyâ "Kader’in Sırrı" adı da verilir. İnsânın bunları bilmesi mümkün olsa kaderi ve geleceği de bilmiş olurdu. Bunun için Allāh A’yân-ı Sâbite sahâsını insânlara kapatmış, onun bilgisini kendisine tahsis etmiştir. Çok nâdir hallerde nebî ve velîlerin bir kısmına bazı a'yân-ı sâbitelerin gösterilmesi mümkündür.

 

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 3. Ders'in bu ilk beyitinde yüzeysel olarak değindiğimiz "anlatımı ve idrâk edilmesi zor olan bu gerçekleri" iki satıra sığdırmakta ve cisimlerin tüm alıcılığına ve kabul ediciliğine A’yân-ı Sâbite’nin neden olduğunu söylemektedir. Gerçekten de, İlâhî Zât’ta potansiyel olarak mevcûd bulunan mümkînâttan1 başka bir şey olmayan A’yân-ı Sâbite’ler âlemin mümkün nesneleri/cisimleri üzerinde belirleyici bir güç icrâ ederler ve bunlar mümkün nesnelerin/cisimlerin cevherleri yâni Hakîkatleridir. Ve bütün mümkün nesnelerin/cisimlerin her birisi de, kevnî âlemde (yaratılmış, görünen âlem), kendi aynının icâbına (gereğine) uygun olarak kuvveden fiile çıkmaktadır.

 

2-3. Beyitler:

Kuludur tâbî' olduğu İsmin, bil ki her bir varlık;

Rab'bını bu İsim'le tanır, bununla çekmez darlık.


Hak
ilminde hâlimiz a'yân-ı sâbiteyle belli;

Böyle bir istidâd bizi kul kılar Rab'ba temelli.


Ganiyy-i Muhtefî, ilk beyitinde varlık sahnesindeki tüm cisimlerin, ilâhî ilimde sâbit oldukları şekilde yâni A’yân-ı Sâbite'lerinin Hakk’ın ilminde ve zâtında bulunduğu hâl üzere zuhûr ettiklerini söylemişti. Şimdi ise 2. beyitte çok önemli bir başka gerçeğe daha dikkat çekerek ve her bir varlığın, tâbî olduğu ismin "kulu" olduğunu ve Rabb’ını bu isimle tanıdığını dile getirmektedir. Şüphesiz buradaki isimlerin Esmâ’ü-l Hüsnâ yâni Allāh’ın güzel isimleri, "kulu olmanın" da; bu isimlere muhatap olan varlığın, bu isimlerin oluşturduğu "kompozisyon  kalıbının/kabının" dışına çıkamaması  ve sürekli bu isimlerin etkisi/denetimi/rızâsı altında olduğu unutulmamalıdır.

 

Bu ilişki, Rubûbiyet ilişkisidir  yâni ferdin Allāh ile olan şahsî/özel münâsebetine işâret etmektedir. Her fert Rabb’ini bu özel ilişkinin oluşturduğu isimler aracılığı ile tanır. Her ferdin Hakk ilminde A’yân-ı Sâbitesi ile bilinen hâli farklı olduğundan bu hâlin görünür âlemdeki tecellisinin oluşturduğu Rubûbiyet de farklı olacaktır. Bu şu anlama gelmektedir: "Her varlığın izâfî olarak Rabb’i farklıdır". Başka bir ifâde ile söylemeye çalışırsak; "Her kulun Rabb’i, o kulun istîdâdına/yeteneğine/ alıcılığına tekâbül eden Hakk’ın isimler açısından bir vechesidir."

 

Hakk her somut varlıkta  tecellî ettiği zaman, bu tecellîsi o varlığın istîdâdının (kabının) vaz etmiş olduğu doğal sınırlar dolayısıyla ancak belirli bir İsim aracılığıyla vuku bulur. Bu nedenle her varlığın Allāh’a bağlılığı ancak kendi özel Rabb’inin sûreti aracılığıyla olur. İşte Ganiyy-i Muhtefî’nin "her varlık Rabb’ini tâbî’ olduğu isimle tanır" demesi bu noktayı anlatmak içindir.

 

Aynı zamanda, 3. beyitte de vurgulandığı gibi, bu durum o varlığı Rabb’a devamlı/temelli kul kılmaktadır. Bu da bize gerçekten de her varlığın Rabb’inin rızâsını kazanmış olduğunu gösterir. Rabb’inin kendisinden râzî olmadığı hiçbir nesne yoktur: Çünkü, her nesne Rabb’in Rabb’lığının bekāsı için en uygun şeyi oluşturur. Ama burada önemli bir nokta vardır: "Her varlığın Rabb’inin rızâsını kazanmış olması, mutlak sûrette, her varlığın başkasının Rabb’inin rızâsını da kazanmış olmasını gerekli kılmaz.

 

Son olarak şunu söyleyebiliriz ki: Hakk hiçbir zaman kendisini, âlemdeki varlıkların herhangi birinde aslî Bir’liği (Ahadiyyet’i), yâni bütün İsimlerini ihtivâ eden (kapsayan) birlik yönünden izhâr etmez. Her ayrı varlık, her belirli ânda, pekçok İsimden bir tekini seçip ayırmakta ve seçilen bu İsim de tıpkı onun Rabb’i imiş gibi davranmaktadır.



4-5. Beyitler:

Ayndaki istidâdın zuhûra geliş şekli bizde

Hak ilminde sâbittir, vücûda büründüğümüzde.


Hak
'kın vücûdundadır, bil tecellîsi mevcûdâtın;

Ne aynı ne gayrıdır; Hak olur, bunda, yalnız Bâtın.



Daha önce de farklı cümlelerle ifâde ettiğimiz gibi; A’yân-ı Sâbite yâni "Hakk’ta gizli olan ontolojik imkânların tecellî eden sûretleri" bilfiil var olmak için beklemekte olan kablar'dır.Ve bu kablar, Hakk’ın ilk tecellîsinin (Feyz-i Akdes2) sonucu olarak ezelî ve bozulmayan bir belirli "istîdada" sâhiptir. Bu, Hakk’ın sünneti olduğundan Hakk bunu değiştirmez. Buna göre Hakk, her kabı ikinci tecellîsinin (Feyz-i Mukaddes3) bir mahalli (tecellîgâhı) kılmakla kendisini, kabın ezelî istîdâdına uygun bir biçimde sınırlandırıp kayıt altına almaktadır. Bu yolla Hakk şuhûdi tecellîsinde sonsuz değişken sûretlere bürünmektedir. Bu sûretlerin tümü ise Kevnî Âlem’i (Mükevvenât'ı) oluşturmaktadır.

 

İşte Ganiyy-i Muhtefî, teorik ve genel bir şekilde özetlemeye çalıştığımız bu gerçeğe 4. beyitinde dikkat çekiyor ve her varlığın zuhûra gelmeden önce Hakk ilmindeki istidâdının sâbit olduğunu söylüyor. Şüphesiz bu nefesin en önemli açılımı istidâd kelimesinde saklıdır. Bir şeyin istidâdı şu anlama gelmektedir: "İlâhî hikmetin gereği olarak Allāh herhangi bir mahalli Rahmânî Nefesini kabûl edecek şekilde hazırlar. Bu ise, hazırlanmış olan bu sûrette, ezelden ebede kadar süren tecellî feyzinin kabûlü için istidâdın hâsıl olması demektir."

 

Anlaşılan odur ki; âlemde mevcûd her şeyin şimdiki sûreti onun hakkında ezelde tâyin edilmiş (sâbit kılınmış) olanın nihaî bir sonucu olmaktadır. Başka bir ifâde ile söylemeye çalışırsak: İlâhî İsimler’e uygun olarak Şehâdet Âlemi’nde (görünen âlemde) vuku bulan tecellî, her hâl için, tecellîgâhın istîdâdına tâbîdir. Bu türden tecellî İlâhî İsimler’in zuhûr ettikleri tecellîgâhlardan başka şey olmayan kablarla değişir. Bu bakımdan da bu türden tecellî hiçbir şeye bağlı olmayan temel tecellîden (yâni Hakk’ın Zât’ından Zât’ına vuku bulan tecellîsinden) tümüyle farklıdır.

 

5. ve son beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, görünen âlemdeki her varlık tecellîsinin aslında Hakk’ın varlığında olduğu gerçeğini bir kez daha yinelemektedir. Bu cümleyi, görünen varlıkların gerçekte Hakk’ın varlığının değişik mertebe ve sûretlerdeki tecellîlerinden (yansımalarından) ibâret olduğu şeklinde de kurmamız mümkündür. Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Eğer bu nokta anlaşılmazsa insân Hakk’a karşı takınması gereken doğru ve isâbetli tutumu gösteremez. Sonunda da  panteizm'den4 antropomorfizm'e5 kadar uzanan bir dizi yanlışlıklara ve yakıştırmalara düşebilir. Bu nokta "tenzîh ile teşbîh’i tevhîd edememe yâni  birleyememe" noktasıdır.

 

Nezehe fiilinden türemiş olan Tenzîh, Allah'ın yaratılmış olan herhangi bir şeyle mukāyese edilmesinin temelde ve kesinlikle mümkün olmadığının, O'nun varlığının yaratılmışlara ait bütün niteliklerin üstünde oluşunun  bir beyânıdır. Kısacası ilâhî erişilmezliğin, aşkınlığın bir beyânıdır. Teşbîh ise; "bir şeyi başka bir şeye benzer kılmak ya da telâkki etmek" anlamına gelen "şebehe" fiilinden türetilmiştir ve "Allah'ı yaratılmış şeylere benzetmek" anlamında kullanılmaktadır.

 

İnsân, Hakk’ı idrâk edişinde, yalnızca teşbîhe başvurursa müşrikliğe düşmüş olur. Teşbîhi gözardı edip de kuvvetle tenzîhi yeğlerse, bu sefer de bütün yaratılmış âlemin ilâhî tabîatını inkâr etmiş olur. İlke kabul edilmesi gereken en doğru tutum şudur: "Sen ne O’sun ve ne de O değilsin6; ve sen O’nu mutlak bir sûrette kayıttan ârî ve fakat hem de her şeyin aslında, derûnî cevherinde kayıtlanmış olarak görürsün"

 

Hakk’ı teşbîh eden bir kimse O’nu belirli bir sûretle sınırlandırmış olur; ve sâbit bir sûret içinde tahdit edilmiş olan herhangi bir şey de bir mahlûktan başka bir şey değildir. Buradan da görmekteyiz ki bu tahdid edici sınırların (yâni eşyânın) bütünü, her ne kadar Hakk’tan gayrı değilse de, gene de bizâtihî Hakk değildir. Bunun sebebi de ferdî bütün sûretlerde kendini izhâr eden Vâhid’in bütün bu sûretlerin bir araya gelmesinden farklı bir şey olmasıdır.

 

İşte Ganiyy-i Muhtefînin de "Ne aynı ne gayrıdır; Hakk olur, bunda, yalnız Bâtın." beyitinde de anlatmak istediği budur. Hakk her mahlûkatta (yaratılmışta) bu mahlûkun istidâdına uygun olarak görünür. Bu kapsamda O, ferdî aklın istidâdı uyarınca idrâki mümkün olan her şeyde kendini gösteren Zâhir’dir. Ve bu da (yâni her aklın özel istidâdı da) O’nun sınırıdır.

 

Fakat Hakk kezâ Bâtın’dır da; (ve bu kapsamda O) akıl için, kendi istidâdının koyduğu sınırın ötesine asla geçebilir değildir. Eğer akıl, düşünce aracılığı ile kendi doğal sınırının ötesine gitmek isterse, yâni aklın kendisinin idrâkinden nelerin silinmiş olduğunu anlamak isterse, kalp de yolunu şaşırır. Bundan gerçek ârifler müstesnâ olup onların idrâkine sınır yoktur. Bunlar Allāh’ın cevherini düşünce ve tefekkür yoluyla değil fakat Allāh tarafından anlayanlardır. Bunların idrâki için hiçbir şey bâtın (yâni saklı) değildir. Ve bunlar, âlemin Hakk’ın Vechi ya da Sûreti olduğunu, yâni bunun kendisini görünürde Zâhir ismiyle gösterenin bâtınî gerçeği olduğunu bilirler. Zirâ İlâhî Hakîkat, mutlaklığı açısından, asla bir "O-luk" (hüviyyet) olamaz. Kur’ân’da "O Allāh’dır, Tek’dir" (Huvallahu Ahad) sözlerinde örneği görüldüğü gibi, "mutlaklığın" bizâtihî bir kayıt olması hâlinin getirdiği bir kayıt koyma ise istisnaî bir hâldir.

 

İlâhî Hakîkat olarak İlâhî Hakîkat’e gelince bu, her ne kadar İlâhi İsimlerin koydukları kayıtlarla (bilkuvve) kayıtlanmışsa da, her türlü kayıttan tamâmiyle âzâdedir. (Şu hâlde bilfiil bir Hüviyyet değildir)



3. Dersin Bu Bölümünün Kıssadan Hissesi

 

Eşyânın bir varlığa büründürüldükten sonra zaman ve mekân içinde Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın nasıl bir terkîbiyle nasıl bir tekâmül geçireceği, Ezel'de, a'yân-ı sâbite denilen bir çeşit dosyalara kaydedilerek tesbit edilmiştir. Bunlar eşyânın kaderinin dosyalarıdır. Bunların tümü Levh-i Mahfûz'u ve bu dosyaların zaman içindeki zuhuru da eşyânın kazâsını oluşturur.

 



* * *




Şimdi 3. dersin ikinci bölümünü oluşturan nefesin yorumuna geçelim:



AYNA

Aynaya baktığında görmektesin kendini.

Lâkin, bu idrâk sırlar vehminin de fendini.


Ayna içine nasıl ediyorsun ki rihlet
?

Sen misin aynadaki tecellî? Bir tahlîl et!


İki boyutlu ancak, fehmeyle ki, gördüğün;

Sense üç boyutlusun. Burda, işte, kördüğüm!


Sağ elini kullansan, aynadaki solaktır.

Bunun sırrı aynanın sırrına muallâktır.


Şu hâlde bu tecellî aynın değildir senin.

Ama gayrın da değil! İdrâk et, derin derin!


İşte sana bir misâl, mantıka da aykırı;

Zîrâ, bir şey: bir şeyin ya aynıdır, ya gayrı!


Akl-ı Meâş'a göre yoktur bir üçüncü hâl.

Bu örneğin fehmi de bu Akl'a göre muhâl.


İşte Hak da bu Kevn'i Kendi'ne seçti mir'ât.

Bu aynada seyretti tecellîsini kat kat.


Bu kapsamda mahlûkat aynı olamaz Hak'kın.

Ama gayrı da değil! Rab'bim, şu işe bakın!


İnce bir idrâktir bu. Sakın kaymasın ayak!

"Panteizm"e düşmeden fehmedilsin bu siyâk.


Kevn Hak'kın aynasıdır, nereye bakarsan bak!

İnsanı ârif kılan bu sibaktır, bu sibak!



Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

 

Lâkin: Ama, ancak, fakat, şu kadar var ki.

 

İdrâk: Algılama.

 

Sırlamak: Saklamak, örtmek, gizlemek.

 

Vehim: Kuruntu.

 

Fend: Hile, tuzak.

 

Rihlet: (1)Taşınma, göçme; (2) Ölme

 

Tahlîl İnceleme, çözümleme, analiz.

 

Muallâk: (1) Bağlı; (2) Sürümcemede kalmış iş.

 

Gayrı: Ayrı, başka , diğer.

 

Akl-ı Meâş: Gündelik akıl, aklın en alt tabakası, dünyada geçim işini düşünen akıl.

 

Muhâl: İmkânsız, mümkün olmayan.

 

Kevn:  Kâinat, âlem.

 

Mir’ât: Ayna.

 

Mahlûkat: Yaratılmış şeyler, canlılar.

 

Siyâk. Sözün gelişi, ifâde şekli.

 

Sibâk: (1) Bağ, bağlantı; (2) Bir şeyin geçmişi.



1-4. Beyitler:

Aynaya baktığında görmektesin kendini.

Lâkin, bu idrâk sırlar vehminin de fendini.


Ayna içine nasıl ediyorsun ki rihlet
?

Sen misin aynadaki tecellî? Bir tahlîl et!


İki boyutlu ancak, fehmeyle ki, gördüğün;

Sense üç boyutlusun. Burda, işte, kördüğüm!


Sağ elini kullansan, aynadaki solaktır.

Bunun sırrı aynanın sırrına muallâktır.


 

Bir kudsî hadîste Cenâb-ı Hakk "gizli bir hazîne" olduğunu ve "bilinmeyi" istediğini söylemektedir. Fakat şu da kaçınılmaz bir gerçektir ki insânoğlunun Hakk’ı bilebilmesi ancak O’nun tecellîleri aracılığıyla mümkündür. Hakk'ın Zât'ını bilmek muhâldir. Başka bir deyişle ifâdeye çalışırsak Hakk ancak "tecellîlerinin büründüğü sûretlerde" bilinir ve görülür. Etrafımızdaki her şey ilâhî tecellînin çeşitli sûretleridir. Bu nedenle tecellî kavramı önemli bir anahtar kavramdır ve bu kavram anlaşılmadan "İnsan Hakk’ı hangi sûrette bilebilir?" sorusuna cevap verilemez. Hakk’ın varlığa tecellîsinin nasıllığını ise insana idrâk ettirmede kendisinden yararlanılan en önemli sembol ayna sembolüdür.

 

İşte Ganiyy-i Muhtefî de, 1-4. beyitlerinde insan-ayna ilişkisi üzerinde durmakta ve bu örnekten hareketle insânın Hakk’ı müşâhadesi ile Hakk’ın zâti tecellîsi arasındaki bağıntıya dikkat çekmektedir.

 

Bilindiği gibi aynalar nesnelerin sûretlerini yansıtırlar. Ama bâzen onları gerçekte oldukları gibi yansıtırlar, bâzen de az ya da çok değişmiş ya da dönüşmüş olarak gösterirler. Nitekim büyük bir cisim dışbükey küresel bir aynada küçük, iç bükey silindirik bir aynada (eğer cisim ayna ile odak doğrusu arasında bulunmakta ise) uzun ve hareket hâlindeki bir aynada da hareket hâlinde görünür. Ayna bâzen -özellikle içbükey bir ayna söz konusu olduğunda ve cisim de aynaya aynanın odak noktasından daha uzak bir konumda bulunuyorsa- kendi özel yapısından dolayı cismi tepetaklak gösterebilir. Bu takdirde –her ne kadar tepetaklak görünüyorsa da- aynaya bakanın soluna sûretinin solu, sağına da sağı tekābül eder. Çoğu kere ise –söz konusu aynanın düzlemsel ayna olması hâlinde- bakanın sağı, aynada görünenin solu olur. Aslında aynaya bakan ile aynada görünen arasında, mecâzî mânâda değil de cisimler söz konusu olduğunda bile, birinin üç-boyutlu olmasına karşılık, aynadaki sûretin iki-boyutlu olarak tecellî etmesi bakımından büyük ve aşılması mümkün olmayan bir fark bulunmaktadır. Özetle söylemek gerekirse; aynaya yansıyan görüntü aslını ne kadar hatırlatsa da gerçekte aslından çok şey yitirmiş bir görüntüdür.

 

Ganiyy-i Muhtefî, aynaların bu aldatıcı ve yanıltıcı konumlarını idrâk etmenin ancak aynaların sırrını çözmeye bağlı olduğunu 4. beyitte söylemektedir. Acaba sözünü ettiği bu sır ne olabilir? Deneye açık düşüncemiz bizi şu noktaya getirmektedir: Bizler bir ayna içerisindeki sûretlere ya da  kendi sûretlerimize baktığımızda, bu sûretleri ya da kendi sûretlerimizi aynada gördüğümüzü bildiğimiz hâlde aynanın kendisini göremeyiz. Sırf görünebilir oldukları için, eşyânın ayna içindeki sûretleri ya da hayâlleri bizim nazarımızla aynanın arasına girmekte ve tıpkı gözlerimizden aynayı saklayan bir perde imiş gibi hareket etmektedirler.

 

Hakk, "bilinsin diye" kendini âleme izhâr eder (gösterir). Lâkin kendini her ferdî şeyin mevcûd olan eğilimine (istîdâdına) uygun ve onun gereği olarak izhâr eder. Ve Hakk’ın kendini izhâr ettiği odak noktası (mihrak) yâni tecellîsinin eriştiği nesne (tecelligâhı) kendine bir bilinç bahşedilmiş bir insân ise, bu, nefsinde kendini izhâr edenin, aslında, Hakk olduğunu sezgisel bir bilgiyle zevkan idrâk eder. Ve nihâyet bu, kendi zâtî istîdâdının emrettiği özel bir sûretteki Hakk olduğundan onun kendi nefsinde gördüğü de Hakk’a yansıyan kendi öz sûretinden başka bir şey değildir. O Hakk’ın Zât’ını asla göremez. Aklı, ona sırf burada ilâhi ayna olmasından ötürü kendi zâti sûretinin görünmekte olduğunu, fakat bütün bu bilincine rağmen aynanın kendini göremeyeceğini söyler; o yalnızca kendi nefsini görmektedir. Bu gerçeklik, tıpkı bu maddî âlemde bir aynaya bakmakta olan bir kimse misâli gibidir. Âlemdeki maddî ve rûhanî şeyler bir taraftan ilâhî tecellînin çeşitli sûretleri olmakta; diğer taraftan da, Hakk’ın (eksiksiz) bir zâtî tecellîsine engel olan perdeler gibi davranmaktadır. Bunlar Allāh’ı örtmekte ve beşerin O’nu doğrudan doğruya görmesine izin vermemektedirler. Zâten Ganiyy-i Muhtefî’nin de işâret yoluyla anlatmak istediği budur.



5-7. Beyitler:


Şu hâlde bu tecellî aynın değildir senin.

Ama gayrın da değil! İdrâk et, derin derin!


İşte sana bir misâl, mantıka da aykırı;

Zîrâ, bir şey: bir şeyin ya aynıdır, ya gayrı!


Akl-ı Meâş'a göre yoktur bir üçüncü hâl.

Bu örneğin fehmi de bu Akl'a göre muhâl.



Ganiyy-i Muhtefî, 5-7. beyitlerinde Akl-ı Meâş'ın dayandığı iki-değerli Mantık'daki temel ilkelerden biri olan ve "bir şey; bir şeyin ya aynıdır, ya da gayrı" şeklinde ifâde edilen "Üçüncü Şıkkın İmkânsızlığı" ilkesine değinmekte ve bu ilkenin aynadaki görüntü söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirdiğine dikkati çekmektedir.

 

Nitekim beni tanıyan bir kimse, benim bir aynada yansıyan sûretimi görse: "Aaa, bu Necmettin!" diyerek beni hemen teşhis eder; ama aynada tecellî eden sûretim/görüntüm ile ben, gerçekte, aynı mıyız? Beni şeksiz şüphesiz teşhis etmeğe yarayan aynadaki tecellîm hiç kuşkusuz benim aynım değildir. Çünkü benim üç boyutlu bir cisim olmama rağmen aynadaki tecellîm yalnızca iki boyutludur. Ayrıca ben sağ elimi yukarı kaldırdığımda da aynada tecellî eden görüntüm sol elini yukarı kaldırmaktadır. Bu bakımdan aynadaki tecellîm benim ne gayrımdır (çünkü şeksiz şüphesiz teşhis edilmemi sağlamaktadır) ve ne de aynımdır. Bu açıdan da bu durum Mantık'daki "Üçüncü Şıkkın İmkânsızlığı" ilkesine  aykırı bir hâl ihdâs etmektedir.



8-11. Beyitler:

İşte Hak da bu Kevn'i Kendi'ne seçti mir'ât.

Bu aynada seyretti tecellîsini kat kat.


Bu kapsamda mahlûkat aynı olamaz Hak'kın.

Ama gayrı da değil! Rab'bim, şu işe bakın!


İnce bir idrâktir bu. Sakın kaymasın ayak!

"Panteizm"e düşmeden fehmedilsin bu siyâk.


Kevn Hak'kın aynasıdır, nereye bakarsan bak!

İnsanı ârif kılan bu sibaktır, bu sibak!



Daha önce Hakk’ın âlemin aynasında Kendini seyretmek arzusunun (meşiyyet’inin) olduğunu ve Kendine has Sıfatlar’ın tecellî sûretlerinde Kendini müşâhede etmek (seyretmek) istediğini söylemiştik. Başka bir ifâde ile anlatırsak; "Hakk Teâlâ, Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın  tecellîlerini görmeyi" ya da "Hakk Teâlâ kendi tecellîlerini görmeyi" dileyince âlem aynasını yaratmıştır. Aslında Yaratıcı Arzu İlâhî İsimler’in (Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın) yâni İlâhî Sıfatlar’ın aslî batınî gayretinden zuhur etmiştir. Mutlak bir ihtiyaçsızlık hâli ile vasıflanmış olan Hakk kendiliğinden ve kendi için herhangi bir yaratma fiiline gerek duymaz. Âlemin varlığına, yaratılmış âleme ihtiyaç duyan ( yâni bu âlemi gerektiren) hep Esmâ’ü-l Hüsnâ’dır. Âlemin gerekliliği Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın tabîatı gereğidir, çünkü bunlar ancak somut varlıklarla kuvveden fiile çıkabilmektedirler ve bu somut varlıklar olmadığı zaman da yalnızca Hakk'ın ilminde mestûr (gizli) kalmaktadırlar. Ganiyy-i Muhtefî, 8. beyitte bu gerçekliğe dikkat çekmekte ve bu âlemi Zât'ına ayna olarak seçen Hakk’ın bu aynada zuhûr eden Kesret'teki tecellîsini seyrettiğini söylemektedir.

 

Bu bilgilerden sonra karşımıza şöyle bir soru çıkmaktadır. "Acaba Hakk’ın âlem aracılığıyla Kendisini seyretmesi nasıl mümkün olmaktadır?" Hakk’ın, Kendini içinde seyredebilsin diye âlemi yarattığını söylemiştik. Ama bu âlemin en belirgin özelliği ondaki her bir mevcûdun Allāh’ın özel bir ve yalnızca bir vechesini  temsil etmesidir. Bu temsilde bunun tümünün kesin sınırları, ve parçalarının birbirlerine belirgin irtibatları bulunmaz; ve görünüş itibariyle de yalnızca münferit (ayrı/tekbaşına) noktaların oluşturduğu gevşek bir küme gibidir. Sanki bir çeşit bulutsu bir ayna gibidir.

 

Daha öz bir ifâde ile söylersek, İnsân’ın dışındaki her bir varlık Hakk Teâlâ’nın ancak bir vechesini yansıtır. Bunlar bir araya cem’ edilip de bütün âlemi teşkil ettikleri zaman ancak Hakk’ın Bilinci’ne tekābül eden bir büyük bütün teşkil ederler. Bu anlamda, hiç şüphesiz, âlem "bir"dir ama (bizâtihî) bilinci olmadığından tam ve gerçek bir vahdet teşkil etmez. Diğer bütün yaratılmışların tersine, İnsân minyatür bir biçimde bütün İlâhî İsimler’i kendinde izhâr eder ve bu bakımdan da İlâhî İsimler’in vahdetini olduğu gibi yansıtabilen mûcizevî bir aynadır. İnsânın bu cem’ etme özelliği yâni bütün sıfatları kendinde toplaması bakımından Hakk en mükemmel bir biçimde İnsân’da tecellî eder. Bu tecellî de ancak insânlardan İnsân-ı Kâmil’de vuku bulur, çünkü ancak o Hakk’ın en mükemmel tecellîsinin mazharıdır.

 

Bir başka deyişle: Allāh’ın Kendini içinde seyretmek üzere yaratmış olduğu İnsân her bir nesneyi gerçekten de olduğu gibi yansıtan iyi cilâlanmış kusursuz bir aynadır. Aslına bakılacak olursa İnsân, daha çok, âlem denilen bu aynanın bizâtihî cilâsıdır.  Ve bu Âlemi Allāh Kendini içinde seyredebilsin diye yaratmıştır7. Bütün bu ucu bucağı olmayan âleme yayılmış, dağıtılmış olan somut nesneler ise İnsân denilen bu noktasal odakta cem ve tevhîd edilmektedirler. Bütün girift ayrıntılarıyla tüm âlemin yapısı apaçık ve parçalarıyla birbirleriyle iyice irtibatlandırılmış bir minyatür şeklinde İnsân’da yansımaktadır.

 

Hakk, içinde Kendisinin görüneceği bir tecellîgâhın (mahallin) sağladığı özel bir sûret altında Zât’ını Zât’ına görünür kıldı. Eğer böyle bir mahal ve de Hakk’ın tecellîsi olmasaydı, O’na bu yoldan görünür olan bir şey aslâ görünmezdi. İnsânın yaratılışından önce Hakk Teâlâ bu âlemin tümünü kendisinde rûh bulunmayan bir cesed gibi yaratmıştı. Bundan dolayı da cilâlanmamış bir ayna gibiydi. Bu durum, Âlem denilen aynanın cilâlanmasını gerekli kıldı. Bunun için Hakk Teâlâ İnsân'a Rûh'undan üfürdü ve meleklere de "O'na secde edin!" diyerek onu yaratılmışların en şereflisi kıldı. (Hicr/29-29, Secde78-9, Sâd/71-72). Böylece İnsân da bu aynanın cilâsının temeli ve bu sûretin de rûhu oldu. Bu mânâda İnsân Hakk’ın Sûreti’dir. Ve bu özelliğinden ötürü de İnsân Hakk’ın yeryüzündeki Halîfesi olabilir.

 

İnsân’ın Halîfe olarak adlandırılması yaratılışındaki cem’ etme ve Hakîkatlerin hepsini kuşatma yeteneğine sâhip olmasından dolayıdır. Gözbebeği insân için ne ise İnsân da Allāh için odur. Ve (İnsân) görmek ile (basar ile) eş anlamlı tutulmuştur. Çünkü Arapça’da gözbebeğine "gözdeki insân" denilir. İşte bunun için "insân" denilmiştir. Zîrâ Hakk Teâlâ yarattıklarına onun aracılığıyla bakar ve rahmet eder.

 

9-10. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî  önemli bir uyarı yapmakta ve Hakk’ın aynası olan âlemin/mahlûkatın "Hakk’ın aynısı olamayacağı ama gayrı da düşünülemeyeceğini" ve bu iki zıt ifâdeyi/hâli anlamanın ise ince bir idrâkten geçtiğini belirtmektedir. Ve uyarısını sürdürerek, eğer bu birbirine zıt(mış) gibi görünen iki hâl (tenzîh ve teşbîh) Tevhîd edilemezse insânın ayağının kayacağını ve hâtta panteizme düşme tehlikesi ile karşı karşıya kalacağını anlatmaktadır.

 

Panteizm, Yunanca "her şey" demek olan "pan" ile Allāh’ın ismi olan "teos" kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş ve sonuna da izm takısını alarak felsefî bir ekolün adı olmuştur. Allāh'ın bütün eşyâdan ibâret olduğuna inanan bu ekol, Allāh ile âlemi aynı şey olarak görmektedir.

 

Ama biz biliyoruz ki; âlemin vücûdu (varlığı) vardır fakat bu vücûd bizâtihi mutlak Vücûd değil bir izâfî vücûd'dur (vücûd-i izâfî’dir) yâni çeşitli şekil ve sûretlerle belirlenmiş ve sınırlandırılmış olan Vücûd'dur. Ama ne kadar belirlenmiş ve sınırlandırılmış olursa olsun, vücûd-i izâfî de, eninde sonunda, mutlak Vücûd’un doğrudan doğruya bir yansımasıdır. Bu, zâtî tecellîlerin tecellî ettiği yerler (tecellîgâhları) tarafından belirlenmiş ve özelleştirilmiş olarak Hakk’ın mümkün varlıklarda tecellî etmiş olmasıyla Hakk Teâlâ’nın sûretidir. Öz bir ifâde ile: "Vücûd-i izâfî, Vücûd-i Mutlak’ın izâfî taayünler aynasında yansıyan sûretidir."

 

Daha önce 1-4. beyitlerin açıklaması yaparken şöyle bir cümle kullanmıştık: Ayna nesnelerin sûretini yansıtır. Bâzen onları gerçekte oldukları gibi yansıtır. Ama pek çok hâlde de aynadan yansıyan nesne az ya da çok değişmiş ya da dönüşmüş olarak görünür. Bir aynada görünen hayâl, oraya yansıyan nesnenin kendisi değildir ama o nesneyi temsîl eder. Nasıl çeşitli aynalara yansıyan bir mumun  alevi elimizi yakmıyorsa ve yine aynaların tümünün kırılması ile mum kendi gerçekliğinden bir şey kaybetmiyorsa Hakk’ın da varlık aynasındaki tecellîsini buna benzetebiliriz. "Evet, aynadaki hayâl mumdur ve mumu temsil etmektedir" ama yakmayacak kadar aslından çok şey kaybetmiştir. Bunun yanında "Hayır, bu hâyal mum değildir" de diyemeyiz. Çünkü gölge varsa aslı da var demektir ve bu hayâl aslına benzemektedir.

 

Son olarak 11. beyitte Ganiyy-i Muhtefî bir kez daha âlemin Hakk’ın aynası olduğunu hatırlatıyor ve insânı "ârif" kılan bakışın Hakk’ın tecellîlerini varlık aynasında seyreden ama O’nu o varlıkla sınırlandırmayan/kayıtlamayan/ dondurma-yan bakış olduğunu vurguluyor. Ganiyy-i Muhtefî  bir başka beyitinde de sözünü ettiğimiz bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:



Kaç nehire, kaç göle yansımaka dolunay?

Bakma sen bu kesrete; Allah: Ahad, Allah:Hayy!

 

Ayın binlerce aksi raksederken sularda,

Ay tekdir; amm aksi, kesr olur şuurda.

 

Buna bakıp sen "Tek"i görme "çokluk" olarak;

Şaşılıkdan kurtul da kalsın şirk senden ırak!



3. Dersin İkinci Nefes'inin Kıssadan Hissesi

 

Cenâb-ı Hakk'ın Mükevvenât'taki tecellîleri tıpkı bir insanın aynadaki tecellîsi gibidir. Aynadaki görüntünün kime ait olduğunu bilmek için görüntünün sâhibini bilmek gerekir. Mükevvenâttaki görüntünün neyin yansıması olduğunu bilmek için de bu görüntünün sâhibini teşhis eden özel bir İlim gerekir. Buna İlm-i Ledün denir. Ayrıca, nasıl ki aynadaki görüntü o görüntünün ait olduğu kişinin aynı da gayrı da değilse Mükevvenât'ta tecellî eden Zât da o tecellînin ne aynı ve ne de gayrıdır.




 

* * *






[1]Mümkînât; İlâhî Bilinç’te olması kesin kararlaştırılmış ama henüz zuhûra gelmemiş, zâhiren var olmamış şeylerdir. Bunların zuhûra gelmesinin zamanla ilgisi vardır ve zuhûrun bilgisi/zamanı Allāh’tan başkasının nüfûz edemeyeceği bir Sır’dır.

[2]Feyz-i Akdes, Hakk’ın tecellîsindeki ilk  merhaleyi temsil etmektedir. Bu, Hakk’ın kendisini henüz vücûd bulmamış olan eşyâya değil Zât'ından Zât'ına ilk tecellîsidir. Batı felsefesine has modern terminoloji açısından bu, Hakk’da kendi hakkındaki bilincin bir çeşit dışa vuruşudur.Aynı zamanda Feyz-i Akdes, mutlak sûrette Gayb (yâni Bilinmeyen-Bilinemeyen) olan Hakk’ın "Gizli Hazine" hâlini terk ederek bilinmeyi arzuladığını beyân eden meşhur Kudsî Hadîs’de tasvir olunana karşılık gelmektedir. Öz bir ifâde ile Feyz-i Akdes; "Zât’ın kendinden kendine vuku bulan ezelî tecellîsidir".

[3]Feyz-i Mukaddes: Hakk’ın kendini somut Varlık âleminde Kesret’in sonsuz değişken sûretleri şeklinde izhâr etmesidir. Daha açık bir deyimle, Feyz-i Mukaddes’in yalnız cevherleri yönüyle değil fakat sıfatları, fiilleri ve olayları da göz önünde tutarak hepsini eşyâ diye isimlendirdiğimiz nesnelerin varlığa büründürülmelerine delâlet ettiğini söyleyebiliriz. Feyz-i Mukaddes, Feyz-i Akdes ile varlık kazanmış olan A’yân-ı Sâbitelerin, idrâk olunabilir varlıklar (mâkulât) hâlini terkederek, hislerle idrâk olunan eşyâya nüfûz edip yayılmalarının ve böylece de hislerle idrâk olunan âlemin bilfiil mevcûd olmasının sebebidir.

[4]Panteizm: Bir bütün olarak kavranan evrenin Allāh ile özdeş olduğu öğretisi. Başka bir tanımla Allāh’ın dünya ile ilgili olumlu ve organik ilişkisi bakımından aşkın değil de, içkin olduğunu öne süren anlayış ya da görüş.

[5]Antropomorfizm: Allāh’a cismânî ve beşerî nitelikler yakıştırmak veyâ Allāh’ın doğrudan doğruya beşere benzediğini iddia etmek.

[6]Aşağıdaki "Ayna" başlıklı nefese ve yorumuna bakınız.

[7]Bk. Toshihiko Izutsu, İbn Arabî'nin Fusûs'undaki Anahtar-Kavramlar, Çeviren: A.Y.Özemre, Kaknüs Yayınları, 1. Baskı, 1998, sayfa: 313.