04. Ders - A'râz ve Hüviyet


Bir parçacık balmumu: özel kokusu olan,

Yumuşakça ve sarı, hem kolayca yoğrulan


Bir cisimdir ki sonlu, sınırlı hacma mâlik;

Onu emrâza karşı eczâ da kılmış Hâlik.


İyice cıvıklaşır ısıtırsan sen bunu,

Hacmı artar, aklaşır rengi de enikonu.


Görünüş de değişir değişince tüm a'râz;

Ama, hüviyyet için, bu aslā olmaz maraz.


O, hüviyyeti mahfûz, gene bir balmumudur.

Biraz daha ısıtsan bir sıvı eder südûr.


Buharlaşır, daha çok ısıtsan: sıvı kalmaz.

Buhar hâlinde bile hüviyyet tâdil olmaz.


Buna benzer bir misâl için düşün insanı!

Yaşlansa, hasta olsa ya da azalsa kanı,


Ameliyât da olsa, hattâ taşısa protez,

İnsanlığı değişmez! Elhak, muhkemdir bu tez!


Şu hâlde a'râz ile hüviyyet ayrı şeymiş.

A'râzın gizlediği hüviyyeti kim bilmiş?


Bir şeyin a'râzı çok ama hüviyyeti bir!

Bunu idrâk etmeli olmadan mütekebbir.


Mâdem ki bu a'râzın ardında hüviyyet var,

Ve a'râz perdeleri olmakta sana duvar,


Bir kere de sormalı: "Görünen bu âlemin

Nedir ki hüviyyeti ve dayandığı zemin?"


Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:


Araz: (çoğulu: a’râz). (1) İşâret, belirti; (2) Felsefî anlamda, kendi kendine varlık bulamayıp, başka bir cevherle meydana gelen hâl ve keyfiyet; (3) Zâtî ve fıtrî olmayıp iğreti ve değişmesi mümkün olan hâl ve sıfat.

Hüviyyet
: Mâhiyet, hakîkat, asıl.

Mâlik
: Sâhip.

Emrâz
: Hastalıklar, illetler.

Eczâ
: İlâç.

Hâlik
:Yaratan, yoktan var eden, yaratıcı, Allāh.

Cıvık:
İyice erimemiş, lüzûcî, katı ile sıvı arasında bir hâl.

Enikonu
: İnceden inceye, gereği gibi, lâyıkı vechile, âdetâ, hatırı sayılır derecede, epeyice, (Osmanlıca'sı: arîz amîk).

Maraz
(Çoğulu: emrâz): Hastalık, dert, belâ, tahammülü zor hâl.

Mahfûz: Saklı, gizli, korunmuş, gözetilmiş.

Südûr:
Meydana çıkma, olma.

Tâdil
: Değişiklik.

Elhak
: Hakîkaten.

Muhkem
: (1) Bir hükme dayanan; (2) Sağlam, metîn, kuvvetli.

Tez
: Savunulan, ortaya konulan düşünce, görüş.

Mütekebbir
: Kibirli.


IV. DERSİN YORUMU

1-6. Beyitler:

Bir parçacık balmumu: özel kokusu olan,

Yumuşakça ve sarı, hem kolayca yoğrulan


Bir cisimdir ki sonlu, sınırlı hacma mâlik;

Onu emrâza karşı eczâ da kılmış Hâlik.


İyice cıvıklaşır ısıtırsan sen bunu,

Hacmı artar, aklaşır rengi de enikonu.


Görünüş de değişir değişince tüm a'râz;

Ama, hüviyyet için, bu aslā olmaz maraz.


O, hüviyyeti mahfûz, gene bir balmumudur.

Biraz daha ısıtsan bir sıvı eder südûr.


Buharlaşır, daha çok ısıtsan: sıvı kalmaz.

Buhar hâlinde bile hüviyyet tâdil olmaz.




Ganiyy-i Muhtefî
’nin "A'râz ve Hüviyyet" adını taşıyan bu nefesi sürekli değişenle, hiç değişmeyeni insana farkettirebilmek, bir çokluk âlemi olarak bulunduğumuz/yaşadığımız bu âlemin görünen çeşitli nesnelerinin ardındaki Hakîkati insâna idrâk ettirebilmek, bunu yaparken de insânın Hakîkatine kapı aralamak amacını taşımaktadır. Daha öz bir ifâde ile söylersek; "renkten renge, kalıptan kalıba giren geçici/iğreti Sıfat’ın bâtınındaki Cevher’e" işâret etmektedir.


Daha önce de söylediğimiz gibi mânâ âlemine ait olan gerçekleri fehm ve idrâk edebilmek onları ancak bildiğimiz/gördüğümüz bu âlemin nesnelerine tek
ābül ettirmek sûretiyle mümkündür. İşte Ganiyy-i Muhtefî’de bu beyitinde "balmumu" örneğini seçmekte ve bize bu nesnenin ısıyla gerçekleşen değişim seyrini anlatarak "A'râz ile Hüviyyet" in ayrı şeyler olduğuna ışık tutmaktadır.

Balmumu kolay yoğrulan, yumuşak, sarı ve özel kokusu olan, aynı zamanda sonlu, sınırlı bir hacmi bulunan bir nesnedir. Hâtta çeşitli hastalıklara karşı doğal bir ilâç olarak da kullanılmaktadır.

Ganiyy-i Muhtefî, bu nesnenin ısıtıldığında önce cıvıklaştığını, renginin aklaştığını ve hacminin de arttığını söylemekte ama görünüşteki bu değişmelere rağmen aslî gerçeğinde bir değişim olmadığını, dıştaki bu değişmenin balmumunun hâkikatine/bâtınına bir etki yapmadığını, onun saklı, gizli ve korunmuş olduğunu yâni bütün bu değişimlere rağmen balmumunun gene balmumu olarak kaldığını vurgulamaktadır. Daha sonra Ganiyy-i Muhtefî, balmumunun daha da ısıtıldığında artık sıvı hâlini terkedip buharlaştığını, buhar hâlinde bile asliyetinden/ hüviyyetinden bir şey kaybetmediğini, bu değişimin yalnızca a'râzda/dışta/zâhirde olduğunu belirtmektedir. Ama ne var ki, insânların gözleri daha çok zâhirdeki değişme ve gelişmelerle meşgûl olduğundan, a'râz’ın yâni geçici/iğreti/aldatıcı/ sanal perdelerin (bir anlamda eşyânın) ardındaki gerçeği/hüviyyeti derhâl fehm, idrâk ve temyîz edememektedirler.

 


7-12. Beyitler:

Buna benzer bir misâl için düşün insanı!

Yaşlansa, hasta olsa ya da azalsa kanı,


Ameliyât da olsa, hattâ taşısa protez,

İnsanlığı değişmez! Elhak, muhkemdir bu tez!


Şu hâlde a'râz ile hüviyyet ayrı şeymiş.

A'râzın gizlediği hüviyyeti kim bilmiş?


Bir şeyin a'râzı çok ama hüviyyeti bir!

Bunu idrâk etmeli olmadan mütekebbir.


Mâdem ki bu a'râzın ardında hüviyyet var,

Ve a'râz perdeleri olmakta sana duvar,


Bir kere de sormalı: "Görünen bu âlemin

Nedir ki hüviyyeti ve dayandığı zemin?"


Ganiyy-i Muhtefî
, bu beyitlerde ise verdiği balmumu örneği ile insânı karşılaştırmamızı istemekte ve insândaki yaşlılık, hastalık sonucu oluşan tüm değişmelerin -hâtta ameliyât olsa da, protez taşısa da- onun insânlığını değiştirmediğini ve bunların hepsinin de a'râzda/zâhirde olduğunu anlatmaktadır. Anlaşılan odur ki, "a'râz ile hüviyyet ayrı şeylerdir" ve "Bir şeyin a'râzı çok ama hüviyyeti birdir!" Tıpkı buhar, sıvı, buz veyâ kar olarak değişik isimler alsa da suyun hüviyyetinin/ aslî cevherinin  değişmediği gibi.

A'râzın gizlediği hüviyyeti ancak All
āh’ın lütfettiği ölçüde peygamberler ve onların ilminden nasiplenmiş Allāh dostları bilebilir. Ne var ki, bu bilgi bile sınırlıdır. Çünkü Allāh, "ilminin künhünü/özünü/aslını,tamamını –peygamberler de dahil- hiç kimseye vermemiştir." Öyleyse insâna düşen, yeteneği ve gayreti doğrultusunda kibire düşmeden kendisine duvar olan a'râzın ardındaki hüviyyeti keşfetmeye çalışmasıdır. Kibir, insânın temyîz sâhibi olmasına mâni olur. Çünkü kibir sâhibi olan insânlar gördükleri eşyâyı ve ulaştıkları sınırlı ilmi nihaî/son Hakîkat  zannederler ve buna körü körüne inanırlar. Bu da onların gözlerini köreltir ve eşyânın arkasındaki hüviyyeti göremez olurlar.

Ganiyy-i Muhtefî, son olarak Hakîkat yolcuları için hayatî ve kaçınılmaz olan şu soruyu insânın kendisine sormasını istemektedir: "Görünen bu âlemin hüviyyeti ve dayandığı zemin nedir?" İşte bu sorunun cevabını bulanlar, "nasıl âşık, sevgilisini hangi elbise ile görürse görsün mutlaka tanırsa, Hakk’ı da her gördüğü kisvede tanıyabilen âriflerdir."

 

IV. Dersin Kıssadan Hissesi


Ârif kişi Mükevvenât'taki sıfatlarla yâni a'râzla idrâki kamaşmayan, bunların ardındaki hüviyyeti yâni eşyânın bu a'râzdan bağımsız olan hakîkatini idrâkinde zinde tutabilen kimsedir.



 

* * *