06. Ders - Dükkân


İki türlü bakılır bir dükkân vitrinine;

Cama bakarsan, ardı gelemez idrâkine.


Vitrinin içindeki eşyâyı seçse idrâk,

Bu sefer de cam kalır fehm-ü idrâkden ırak.


Zâhire itibârın bâtını gözden siler;

Bâtına meclûbiyet, bil ki zâhiri eler.


Vahdeti idrâk muhâl, a'râza takılırsan;

Kaplarsa seni Vahdet, kesret de olmaz tasan.


Hem kesrette Vahdet'i, hem Vahdet'te kesreti

Müdrîk kıl bizi Yâ Rab! Lûtfet bize Hikmet'i.


Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:


Dükkân: Küçük mağaza, içinde öteberi satılan  mekân, yer.


İdrâk:
Algılama.


Fehm-ü idrâkden ırak:
Anlayış ve algılamadan uzak.


Meclûbiyet:
Tutkunluk, takılmışlık.


Kesrette vahdet: Çoklukta birlik, yâni halkın içinde, kalabalığın ortasında, tek ve bir olan Allāh’ı unutmamak, O’nu hatırlamak ve zikretmek demektir.


Müdrîk:
Anlayan, aklı eren, kavrayan.


Hikmet:
Eşyânın ve olayların esrârını ve bâtınını fehmetme ya da bunları örnekler getirerek tebliğ etme yeteneği.



VI. DERSİN ŞERHİ.


1-5. beyitler:

İki türlü bakılır bir dükkân vitrinine;

Cama bakarsan, ardı gelemez idrâkine.


Vitrinin içindeki eşyâyı seçse idrâk,

Bu sefer de cam kalır fehm-ü idrâkden ırak.


Zâhire itibârın bâtını gözden siler;

Bâtına meclûbiyet, bil ki zâhiri eler.


Vahdeti idrâk muhâl, a'râza takılırsan;

Kaplarsa seni Vahdet, kesret de olmaz tasan.


Hem kesrette Vahdet'i, hem Vahdet'te kesreti

Müdrîk kıl bizi Yâ Rab! Lûtfet bize Hikmet'i.


Ganiyy-i Muhtefî
, Dükkân adlı bu nefesinde irfânî dilde çok kullanılan Zâhir-Bâtın ve Vahdet-Kesret kavramlarına dikkatimizi çekiyor ve bu kavramlar arasındaki ilişkiyi idrâkin ancak Allāh’ın bir lûtfu olan Hikmet ile mümkün olabileceğinin altını çiziyor. Bunu yaparken de bu idrâkin uyanışına yardımda bulunacak bir örnek olarak dükkân vitrinini veriyor.

Hepimiz pek çok kez gözlemişizdir. Özellikle sezon sonlarında birçok iş yeri vitrinlerinin camlarına reklâm amaçlı "indirim, ucuzluk, kampanya" vs. gibi uzaktan insanların dikkatini çeken çeşitli yazılar yazarlar. Gözümüze çarpan bu vitrinlerin yanına yaklaştığımızda  ve camın iç tarafına baktığımızda, yakın olduğumuz camın ve üzerindeki çarpıcı yazıların artık hiç farkına varmayız. Çünkü vitrin içindeki eşyâ ile meşgûl olan zihnimizden artık cam silinmiş ve var olmasına rağmen sanki gözümüzden kaybolmuştur. Aslında buna hiç dikkat etmeyiz, üzerinde hiç düşünmeyiz bile, zihnimiz bunu otomatik bir alışkanlıkla yapar. Bu örnekten de anlaşılıyor ki; insân idrâkinin yaratılışından gelen doğal bir zorunlulukla aynı anda "hem içi, hem dışı" veyâ "hem yakını, hem uzağı" görebilmesi/ seçebilmesi/kavrayabilmesi imkânsızdır.


İşte bunun gibi Hakk’ın tecellîlerinin bir aynası olan bu âlemin de zâhir ve bâtın yâni görünen ve görünmeyen iki vechesi vardır. İçinde yaşadığımız bu âlem Şehadet Âlemi’dir; yâni görünen bir âlemdir ve bu âlemin yapısı çokluk'tan oluşmuştur. Bu çokluk/kesret Vâhid’in zâtî isimleri ve taayyünleri aracılığı ile kendini izhâr etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Hakk’ın sayısız sınırlı sûretleri olarak karşımıza çıkan eşyâ gözümüzü kamaştırmamalı "mahlûkatın Hakk’da müşâhede edilmesi" olarak değerlendirilmelidir. Buna "Vahdet’te kesreti görmek" de diyebiliriz ve aynı zamanda bu, tasavvufî literatürde Fark mak
āmına denk düşmektedir.

"Kesrette Vahdet’i görmek" ise; zâhiri, yaratılmışları göz önünde tutmaksızın dikkati yalnızca Hakk’a yöneltmek demektir ve "Hakk, zâhiren görünen her şeyin, bâtınen, Rûhu’dur." Bu tıpkı bir Karagöz perdesinin arkası gibidir. Perdenin önü Kesret, arkası ise Vahdet’tir. Perdenin yalnız önünü görenlerin gözü Hacîvad’a, Karagöz’e, Zenne’ye, Bebe Rûhî’ye, Tuzsuz Bekir'e, vb... takılıdır ve perdenin ardı akıllarına gelmez. Perdenin arkasını bilenler ise sahnenin önünde olsalar bile bütün bu çokluğun ardındaki gerçeği yâni "Kesrette vahdet’i" idrâk etmenin zevki ve mutluluğu içerisindedirler1. Gözlerinden halk silinmiş, yalnızca Hakk kalmıştır. Bu makāmın tasavvufî literatürdeki karşılığı da "Cem" dir. 

Fakat ideal olan yalnızca ne "kesrette Vahdet’i", ne de "Vahdet’te kesreti" görmek değil bunların her ikisini birleştirecek/toplayacak bir anlamda "cem’ül cem" edecek bir kemâl bakışına erişmektir. Bu da Ganiyy-i Muhtefînin işâret ettiği gibi Hikmet’ten geçmektedir. Sâdece hikmet sâhipleri akıllarını isâbet ve dirâyetle kullanıp, varlığın sırrını yakalamada ve eşyâyı olması gereken yere koymada yetenek, ferâset ve bâsiret sâhipleridir. Bu nedenle olacak ki, Niyazî Mısrî şöyle demektedir:



"Kesreti vahdette görmek, vahdeti kesrette hem,
Bir ilimdir ol ki cümle irfân andadır."


Sâhibi belli olmayan bir başka şiir de sözünü ettiğimiz bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:


"Bu kesret ayn-ı vahdettir bak ey nazar ehli,
Görünür sûreti yüzbin ve lâkin birdir aslı."

Mi'râc, kesrette Vahdet’i görmenin en mükemmeli, Mi'râc’tan tekrar insânların dünyasına dönmek de Vahdet’de kesreti müşâhedenin zirvesidir. Bize düşense yine Niyazî Mısrî’nin dilinden şöyle niyâz etmektir:


"Her nere varsam yakar bu cânımı aşk âteşi,
Yana yana külli pür nâr olmuşum Yâ Rab meded.

 Vahdet ilinde seninle yâr idim noldu bana,
Kesret içre bend-i ağyâr olmuşum Yâ Rab meded."


VI. Dersin Kıssadan Hissesi


Tıpkı gözü dükkânın vitrininin camekânına takılıp da vitrinin içini görmeyen ama dükkâna yaklaştığı (kurbiyyet kesbettiği) zaman da vitrinin camekânının idrâkinden yoksun olan kişi gibi, insan da bu Mükevvenât'ın a'râzına (Kesret'e) takıldığı zaman Zât'ı ve Zât'a kurbiyyet kesbettiğinde de a'râzı göremez. Hakîm kimse odur ki istediği zaman idrâkine Kesret'i, istediği zaman da idrâkine Vahdet'i hâkim kıldırabilsin.

 


* * *






[1]Bu konuda aydınlatıcı bir okuma parçası olarakAhmed Yüksel Özemre'nin Gel de Çık İşin İçinden! isimli kitabının II. Bölümü: Karagöz başlıklı hâtırasını tavsiye ederim; Seyran Yayınları, 2. Baskı, s.18-27, İstanbul 1998.