HER ŞEY ASLINA DÖNÜCÜDÜR
Mânâ dilinde “umman, bahr, deniz, deryâ”
isimleri Allah’ın ilmini anlatmak için kullanılan ifâdelerdir. Balık
ise bu ilimden ayrılmış, uzak düşmüş küçük bir parçayı (parça ilmi) temsil
etmektedir. Bu sembollere bir çok gönül ehlinin sözlerinde, yazılarında rastlamak
mümkündür. İşte Niyâzî Mısrî’nin Dîvân'ından “bahr”a ve “deryâ”ya iki örnek:
“Sûreti terk eyle mânâ bulagör,
Ko sıfatı bahr-ı zâta dalagör,
Ey Nîyâzi şark-u garba dolagör,
Gayre bakma sende iste sende bul.”(Niyâzi Mısrî Dîvânı Şerhi, 1976, S.140)
“Sofunun şol hûy-u hâyi nârasından almazız.
Vasl-ı deryâyiz biz, ol sesten müberrâ olmuşuz.”(a.g.e., 1976, S.278)
“Deniz” örneği Yunus Emre’den:
“Hakk'dan inen şerbeti içtik elhamdülillah,
Şol Kudret denizini geçtik elhamdülillah.”(Ahmet Kabaklı, Yunus Emre, S.152)
“Ummân” örneği ise Hakk âşığı Ganiyy-i Muhtefî’nin Nefesler'inden:
Muhammed-Alî ile
Ummânda kulaç atsam,
Anlara kapı açsam,
Kıtmîr-i Çelebî’yem.
Issımla seyir etsem,
Ummânlarda cevretsem,
Mekke’ye urûc etsem,
Kıtmîr-i Çelebî’yem.
Balık sembolizmi ile ilgili bir örneği de Yunus’un dilinden verelim:
“Balık kavağa çıkmış zift turşusu yemeğe,
Leylek koduk (sıpa) doğurmuş bak a şunun sözüne.”
(Ahmet Kabaklı, a.g.e., 1975, S.143)
Çok ilginçtir Yunus’un bu beytini şerh eden Nîyâzi Mısrî “balık” konusunda bize şu bilgileri sunmaktadır: “Balık” ilham yoluyla, sezgiyle birlik denizinden gönüle akan sırlardır. O birlik denizi aynı zamanda ârif kişinin gönül fezâsındadır. Bâzen bu deniz dalgalanıp bilgiler balık gibi karaya vurduğunda, gönül eri onları kıyıda olanlara dağıtır. Lezzetinden can ve rûh gıdâlanır.
Nasıl kamışlıktan kesilen, göğsü göz göz olmuş ney ayrılıklardan şikâyet edip, feryat koparıp Asl’a dönmek için uygun bir zaman arıyorsa, balık da bir zamanlar özgürce dolaştığı, huzur ve mutluluk içinde yüzdüğü, hayat bulduğu deryâsını aramakta ona ulaşmak için can atmaktadır. Balık ve su birbirinde ayrılmaz bir gerçekliktir. Balık anlamını ancak suda bulur ve balığı sudan koparmak onu öldürmek demektir.
Özü itibarıyla ilahî bir nefha olan insan da ezelde beraber olduğu ama bu noksanlıklar dünyasına gelirken koptuğu Yaratıcı’sını aramaktadır. Bu arayış insanın fıtratında, bâtınında var olan bir bilgiden kaynaklanmaktadır. Ne var ki bu bilgi unutulup kullanılmadığında “donmuş/tuzlu/ölü bir balık” gibi insan bedeninde pasif bir konumda beklemektedir. Ne zaman insan Hz. Mûsâ misâli zâhir bilgi denizinden bâtın bilgi denize geçmeye kalkar, işte o an “bu iki denizin kavuşum yerinde” bu bilgi de canlanır, hayat bulur, dirilir ve aslına kavuşan balık gibi deryâya karışır. Bunda Yûşâ’nın: “Tuhaf şey, nasıl da yol bulup suya ulaştı!” (Kehf/63) sözünde olduğu gibi tuhaf karşılanacak, hayret edilecek bir şey yoktur. Balıkla suyun buluşması kadar olağan bir şey olamaz. Denize giden yolu en iyi balık bilir. Bir gönül dostunun deyişiyle: “Balığa yüzme öğretmeye mi kalkıyorsun? O yüzmeyi ezelde öğrenmiştir.”
Bir başka açıdan baktığımızda balık rûha veyâ rûh bilgisine de işâret etmektedir. Çünkü bu bilgi eşyâ bilgisine (zâhir bilgisine) nisbeten insana daha az verilmiştir. Kur'ân Hz. Adem’den bahsederken “O’na her şeyin isminin öğretildiği”ni (Bakara/31) söyler ama sıra rûh bilgisine gelince şu ifâdeleri kullanır: Ve sana rûhtan sorarlar. De ki: “Rûh, Rabbimin emrindendir. Ve size ilimden sâdece az bir şey verilmiştir” (İsra/85). İşte Hz. Mûsâ (AS)’ın yürüyüşü, bir anlamda “kendi rûhunun gerçekliğini arama” yürüyüşüdür. Bu yürüyüşün bir adı da Mi’râctır ve Hz. Mûsâ, bu Mi’râc heyecanının canlanışını en derin bir şekilde balıkla denizin yâni Rûh'unun Asl'ı ile kavuşum yerinde duymuştur. Mânâ/ledün denizinden kendisine ulaşan esintiler, inciler ölü balık derecesindeki kalbini diriltmiş, kendisini aradığı gerçekle yüz yüze getirmiştir. Sonunda coşkusunu şöyle ifâde etmiştir. (Mûsâ heyecanla): “Demek aradığımız yer orasıydı!” diye bağırdı. Ve izleri üzerine hemen geri döndüler (Kehf/64).
* * *