07. Ders - Vahdet-i Vücûd


Âriyet isimlere kafanı takma sakın!

Zîrâ Hak sana, bil ki, şah damarından yakın!


Donmuş suya "buz" dersen, bu, âriyet isimdir.

Sende "benlik" vehmini sağlayansa cisimdir.


Aslına bakarsan buz düpedüz sudur ancak.

Bir düşün! Kim, bu cismin ardında açmış sancak?


Esmâ' tecellîsiyle aldatma sen kendini!

Fehmeyle Zât'ını da yok et vehmin fendini!


Bu idrâkî Mi'râc’la mutlak saîd olursun;

Bir gün gelir Hak'kı da hakk el-yakîn bulursun.


Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Vahdet-i Vücûd: Arapça, varlığın birliği demektir. Allāh’tan başka varlık olmadığının idrâk ve şuuruna sâhip olmak, bilmek. Vahdet-i Vücûd’u zevken elde eden sâlik, gerçek varlığın bir olduğunu, bunun da Hakk’ın varlığından ibâret bulunduğunu, Hakk ve O’nun tecellîlerinden başka hiçbir şeyin bulunmadığını bilir. Her şey, o Bir’in çeşitli şe’nlerinden (realitelerinden), görünüşlerinden, tecellîlerinden ibârettir.

Âriyet
: Ödünç, iğreti.

Şah damarı
: Bu damar insân anatomisinin en hayatî damarlarından birisidir ve boyun bölgesinde bulunmaktadır. Fakat buradaki anlamı Kaf Sûresi’nin 16. âyetinden gelmekte ve Allāh’ın, aslında, insâna fevkalâde yakın olduğuna işâret etmektedir. "And olsun ki, insânı Biz yarattık ve nefsinin ona neyi fısıldamakta olduğunu biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf/16)

Esmâ' tecellîsi:
Allah’ın isimlerinin tecellîsi.

Fend:
Aldatmaca, hiyle.

Mi’râc:
Rûh'un, daha bu Dünyâ hayatında iken, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna ve harîmine kabûl edilmesiyle kişinin Allāh'ın Dostu (Velîyullāh) olması olayı.

Saîd:
(1) Mutlu, huzurlu; (2) Âhiretini hazırlamış kimse.

Hakk-el yakîn
:  Bir olay ya da bir nesne hakkındaki en son bilgiyi yaşayarak öğrenmek sûretiyle elde edilen ya da başka bir deyimle bir olayı ya da bir nesneyi beşerin değil Cenâb-ı Hakk'ın lûtfettiği, Zât'ına has bakışla idrâk etmek sûretiyle erişilen kesinlik.


VII. DERSİN YORUMU


1-3. Beyitler:

Âriyet isimlere kafanı takma sakın!

Zîrâ Hak sana, bil ki, şah damarından yakın!


Donmuş suya "buz" dersen, bu, âriyet isimdir.

Sende "benlik" vehmini sağlayansa cisimdir.


Aslına bakarsan buz düpedüz sudur ancak.

Bir düşün! Kim, bu cismin ardında açmış sancak?



Ganiyy-i Muhtefî
’nin bu nefesi, Kur’ân’ın ifâdesiyle insâna "şah damarından daha yakın" olan Hakk’ın, varlıkla olan ilişkisi ve bu ilişkinin nasıllığına yönelik idrâkin uyanışına ait uyarı ve tavsiyeleri içermektedir. Yine bu nefes, "Esmâ' Tecellîsi"nin insânı aldatan vehmine dikkat çekmekte ve insânı, iğreti isimlerin câzibesine kapılmaksızın o isimlerin ardındaki Hakîkatin keşfine dâvet etmektedir.


Varlık sahnesinde yer almış canlı ve cansız, görülen ve görülmeyen her nesnenin bir ve hattâ birden çok ismi vardır. Bizler bu isimler aracılığı ile eşyâyı tanır, onları birbirinden farklı kılarız. Verilen bu isimler her ne kadar takıldıkları nesnelere işâret etseler de, o nesnenin tüm Hakîkatini yansıtmazlar. Çünkü o isimler olmasa da nesneler vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Kur’ân, "her şeyin isminin Âdem’e öğretildiğini" söyler. (Bakara/31) Buradan Âdem ile bütün insân soyunun kasdedilmiş olduğu, "tüm isimler bilgisi" nin de mantıkî tanımlama ve dolayısıyla kavramsal düşünme melekesine delâlet ettiği sonucu çıkarılabilir/düşünülebilir. (A’râf/11)


Yaratıcı Kudret olan All
āh da kendini bize isimleri ile tanıtmaktadır ve Allāh’ın isimlerine, en güzel isimler anlamında Esmâ'ü-l Hüsnâ adı verilir. Bütün varlık Cenâb-ı Hakk’ın tecellîleri olmaları nedeniyle bir Esmâ'ü-l Hüsnâ resm-i geçidi sergilemektedir. Genel olarak Kur’ân’ın Allāh’ın 99 ismini ihtivâ ettiği kabul edilse de, Hakk’ın âlem ile mümkün olabilen bağıntılarının sonsuzluğu yâni İlâhî Tecellî’nin sayısızlığı sonucu İlâhî İsimler de sonsuzdur.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1-3. nefeslerde varlığa takılan isimlere aldanmamamızı, "donmuş suya buz dememiz" örneğinde olduğu bu isimlerin iğreti isimler olduğunu, asıl görülmesi gerekenin cismin arkası/ardı yâni bir anlamda delâlet ettiği mânâ olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ve insânın bunu nasıl gerçekleştireceğinin metodunu da şöyle gösteriyor.


4-5. Beyitler:

Esmâ' tecellîsiyle aldatma sen kendini!

Fehmeyle Zât'ını da yok et vehmin fendini!


Bu idrâkî Mi'râc’la mutlak saîd olursun;

Bir gün gelir Hak'kı da hakk el-yakîn bulursun.


Ganiyy-i Muhtefî, insânın önce vehmin hiylelerini yok etmekle işe başlamasını önermektedir. Vehim ya da başka bir ifâde ile kuruntu: gerçekte var olmayan bir şeye varlık atfetmek marazı'dır. Yine vehim, inceleme ve muhakeme yeteneklerini durduran ve insânı kendi hayâlinde tutsak kılan bir hapistir. Vehm’in en zor izâle edileni "Benlik" vehmidir ve bunu da üreten beşerin nefsidir. Beşer, nefsinin hevâ ve hevesini söndürürse hem bütün görünen şeylerin (zâhir’in) hem de kendi benliğinin yalnızca hayâl ve vehim olduğunu idrâk eder. İşte Ganiyy-i Muhtefî 4. beyitinde bu gerçeğe dikkat çekiyor ve Esmâ' Tecellîsi ile, bir anlamda Zâhir ile insânın kendini aldatmadan Zât’ını yâni bâtınını/müsemmâ’sını keşfederek cisminin ona verdiği vehimden kurtulmasını öneriyor.

Bir ismin müsemmâsı ile (yâni o isim aracılığıyla isimlendirilmiş olan şey ile) aynı olup olmadığı konusu İslâmî Teoloji’nin tartıştığı temel konulardan biridir. Şimdi bu tartışmaya şerhini yapmaya çalıştığımız nefesin (Vahdet-i Vücûd) işâret ettiği mânâ ölçüsünde biraz değinelim.


Varlık âleminde hiçbir şey yoktur ki Ahadiyyet’e delâlet etmesin ve Hayâlde de hiçbir şey yoktur ki Kesret’e delâlet etmesin. Kesrete saplanıp kalan kimse âlem ile, İlâhî isimler ile ve âlemin isimleri ile uğraşır. Hâlbuki Ahadiyyet’e meyleden kimsede ise Hakk hakkındaki idrâk baskın olur. Buradaki Hakk Ulûhiyyet’i (ilâhlığı) ve onun kevnî sûretler yönünden değil fakat âlemin tümünden ganî ve bağımsız olan Zât’ı itibâriyle telâkki olunan Hakk’tır.


İlâhi İsimler, değişmez bir biçimde dâima Hakk’a işâret ederler. Her isim Hakk’ın tecellî bakımından, O’na mahsûs özel bir vechesi ya da özel bir sûretidir. Ve bu anlamda her İsim Zât ile özdeştir. Başka bir deyimle, "bağıntılarının (nisbetlerinin) gerçekleri"dirler. Yâni bütün İlâhi isimler Tek Olan Hakk’ın âleme olan nisbetleri (bağıntıları) olup bu yönden hepsi de İlâhî Tecellî’nin sebep olduğu çeşitli özel bağıntılar açısından  müşâhede edilen İlâhî Zât’tır.

Fakat farklı bir açıdan İsimler, imâ ettikleri Zât’a bağlı olmaksızın da bizâtihi göz önüne alınabilirler. Başka bir deyimle, bunlara bağımsız Sıfatlar gözü ile de bakmak mümkündür. Bu türlü telâkki olundukları takdirde her İsim, kendisini diğer İsimler’den farklı kılan kendi Hakîkatine mâliktir. Ve bu itibarla da bir İsim müsemmâsından gayrı olmuş olur.


Daha öz bir ifâde ile anlatmaya çalışırsak: Her İsim hem Zât’a ve hem de İsmi olduğu ve İsmi’nin özellikle zorunlu kıldığı özel anlama delâlet eder. Şu hâlde her bir İsim Zât’a delâlet ettiği sürece bütün İsimleri ihtivâ eder, fakat kendine has olan mânâya delâlet ettiği sürece de İlâhi İsimler’den farklıdır. Kısaca İsim, Zât yönünden müsemmâsı ile aynı fakat kendi husûsî mânâsı ise müsemmâsından farklıdır. Yâni tıpkı ayna misâlinde de görmüş olduğumuz gibi: İsim ne Zât'ın gayrıdır ve ne de Zât'ın aynıdır.


Kendine lâyık görmüş olduğu Ganiyy ismine uygun olarak Hakk, Zât’ı itibâriyle âlemden ganî olduğunu, yâni ona hiçbir ihtiyacı olmadığını ifâde etmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken şudur ki; "âlemden ganî olmak ile İlâhî İsimler’den ganî olmak ayrı şeylerdir."  İsimler Hakk’ın mahlûkata destek olduğu bağıntılardır. Bunların varlığı mahlûkat sebebiyle ve onların menfaati gereğidir. Zât’ın kendisi ise, bu gibi bağıntılar olmadığı takdirde bâkî olmayacak bir şey değildir. İsimlere muhtaç olan Hakk değil, mahlûk olan âlemdir.


Şu hâlde Kesret’e yönelik yanları bakımından İlâhi İsimler kesin olarak Hakk’dan gayrı olup Hakk da bunlara karşı bağımsızlığını muhafaza eder. Fakat Zât’a yönelik yanlarıyla İlâhî İsimlerin tümü, eninde sonunda Hakk’a ircâ edilebilmeleri dolayısıyla, Tek’dirler. Ve ikinci veche itibâriyle de İsimler Mertebesindeki Hakk da tıpkı mutlaklığı mertebesinde olduğu gibi Tek’dir (Ahad’dır).


İşte Ganiyy-i Muhtefî, 5. nefesinde böyle bir "idrâk uyanışını" gerçekleştirenin "Hakk-el yâkîn" olmasa bile "ilm-el yâkîn1" olarak Mi'râc’ı zevkettiğini ve bu mutluluk ve huzurun da gerçek Hakk-el yâkîn "Mi'râc"ın müjdecisi olduğunu vurguluyor.


VII. Dersin Kıssadan Hissesi

İğreti isimlere itibar eden, kendine hükmeden Vehm'in esîri olur. Bilge kişiler dahi çoğu kez kendilerini İsimlerin tecellîleriyle avuturlar. Asıl amaç isimlerin ardındaki Hakîkat'i fehm, keşf ve idrâk etmek olmalıdır.




 

* * *






[1]İlme’l –yâkîn: Bilgiye ve delile dayanan kesin bilgi.