"Gerçek" denilen meçhûl farklı idrâk olunur;
Kıstasıdır idrâkin "Akıl" denilen şuur.
Bir göz atın etrâfa: kesrette her şey farklı.
Ama tâciz etmiyor bu fark Gündelik Aklı.
Buna göre: her şeyin bir hüviyyeti vardır.
Hüviyyete göre de a'râz olmakta sâdır.
Asıl olan: hüviyyet; a'râz ise geçici;
A'râza meclûb akıl, bundan nâşî, seçici.
Seçmek, zâten, kesreti müş'irdir. Anla bunu!
Hasletidir bu aklın, farklı görmek topunu.
Gündelik Akıl aslen zaaf ile mâlûldür.
A'râzın temyizinde yanılgısı mebzûldür.
"Şu dal incedir"de, dal: hüviyyet; ince: a'râz.
Görünürde: dal kadîm; ince, yalnızca, garaz.
A'râzla vasfedilir hüviyyet nokta nokta;
Varlık da bir sıfat ki a'râzdan sayılmakta.
Gerçek, bu çerçevede fehmedilirse şâyet,
Realizm adınadır bu bâbdaki rivâyet.
Bir başka idrâkteyse alınır Vücûd öne.
Tek Varlık bu Vücûd'dur. İdrâk döner bu yöne.
Olur Akl-ı Meâd'ın işi bu özel idrâk;
Vücûd'un fehâmeti ancak bununla berrâk.
Bâtın'ı setrederken bu mevhûm hüviyyetler
Vasfederler Vücûd'u, âşikâr, birer birer.
Yalnızca Vücûd olur aslî Hüviyyet bunda;
A'râzdır diğerleri, bil, eninde sonunda.
Tek kadîm gerçek: Vücûd; gayrısıysa hep hâdis.
Bu idrâke vüsûl zor: beşer, vehminde hapis!
Bu yüksek fehâmete Vahdet-i Vücûd denir;
Bu idrâkin hâmili olur serâpâ münîr.
Realizm idrâkinde eşyâ apaçık zâhir;
Buna, Gündelik Akıl olmaktadır müzâhir.
Vahdet-i Vücûd'daysa eşyâ yalnızca hayâl!
Nefis, fakat, Gerçeği çarpıtmağa pek meyyâl.
İdrâk-i Hakîkat'da, avâm: bakar-kör, hâsir!
Akl-ı Meâd sâhibi Ulülelbâb'dır basîr.
Aslında Vücûd hiç de gizlemiyor Kendini;
Müdrîkdir Akl-ı Meâd tüm eşyânın fendini.
Sen Akl-ı Meâd'la bak: kesrette Vahdet'i gör!
Gündelik Akl'a tapan hem şaşıdır, hem de kör.
Zâhirden ibârettir, avâlim, bilâ ilim;
Oysa Havas bilir ki salt a'râzdır avâlim.
İki kutup: Realizm ile Vahdet-i Vücûd.
Bu idrâk ile beşer, İnsân olur ve mescûd.
Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:
Realizm: Görünen gerçekliği (realite'yi, şe'niyyet'i) en uç Hakîkatmiş gibi algılayan felsefî görüş ekolü.
Mechûl: Bilinmeyen.
Kıstas: Ölçü.
Şuûr: Kendi varlığımız hakkında bizi bilgilendiren olayları muğlâk ya da gerektiği gibi açık bir biçimde idrâk etme yeteneği.
Tâciz: Rahatsız etme, sıkıntı verme, tedirgin etme.
Gündelik akıl: Buna Akl-ı Meâş adı da verilir. Eşyâ ile sınırlı akıl, aklın en alt tabakası, dünyada geçim işini düşünen akıl.
Sâdır: Çıkan, meydana gelen.
Meclûb: Tutkun.
Nâşî: Ötürü, dolayı, sebebi ile.
Müş’ir: İşâret eden, haber veren, bildiren.
Haslet: İnsânın yaratılışındaki huy, tabîat, mizâc.
Zaaf: Zayıflık, kuvvetsizlik.
Mâlûl: İlletli, hastalıklı, sakat.
Temyîz: Ayırma, seçme,
Mebzûl: Çok, bol.
Kadîm: (1) Eski; (2) Öncesi bilinmeyen şey; (3) Başlangıcı olmayan, öteden beri mevcûd bulunan.
Garaz: Hedef, gâye, maksat, meyil, istek.
Vasıf: Nitelik, bir kimsenin veyâ bir şeyin taşıdığı hak, sıfat.
Bâb: Konu, kısım, bölüm, kapı.
Rivâyet: Söylenti, bir haber, söz ve hadîsenin hikâyesi.
Akl-ı Meâd: (1) Hakk'ın lûtfettiği Hikmet ve İrfan'ın eseri olan, eşyânın ve bu eşyâdan esinlenerek zihnimizde oluşmuş olan tasarımlarının zâhirî Realite’sinin ardında bulunan bâtınî Hakîkat’ı vâsıtasız bir biçimde fehm ve idrâk etmeyi mümkün kılan Akıl.
Berrâk: Nurlu, pek parlak, duru, açık.
Setretmek: Örtmek, kapamak, gizlemek.
Mevhûm: Aslı, esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan, hayâl ürünü.
Âşikâr: Belli, açık, meydanda.
Hadîs: Sonradan meydana gelen, yeni çıkan.
Vüsûl: Varma, erişme, yetişme, kavuşma.
Hâmil: Taşıyıcı, sâhip.
Serâpâ: Tümüyle, bütün, hep.
Münîr: Nûrlu, ışık veren, parlak.
Müzâhir:Yardımcı, taraflı çıkan, yardım eden, koruyan.
Meyyâl: Eğilimli, düşkün.
Avâm: Halktan ilmi irfânı kıt olan kimse, Hakîkate tam erememiş, halkın ekseriyeti.
Hasîr: Feri gitmiş, donuklaşmış.
Ulülelbâb: Akıllarını dirâyetle ve isâbetle kullanmasını bilenler.
Basîr: Hakîkatleri anlayan, görüp anlayan.
Müdrîk: İdrâk eden, anlayan, anlamış, aklı ermiş.
Avâlim: Âlemler.
Bilâ ilim: İlimsiz.
Havas: Seçkinler, üstün bilgi sâhipleri.
Salt: Yalnızca, sâde.
Mescûd: Secde edilmiş.
VIII. DERSİN YORUMU
1-9. beyitler:
"Gerçek" denilen meçhûl farklı idrâk olunur;
Kıstasıdır idrâkin "Akıl" denilen şuur.
Bir göz atın etrâfa: kesrette her şey farklı.
Ama tâciz etmiyor bu fark Gündelik Aklı.
Buna göre: her şeyin bir hüviyyeti vardır.
Hüviyyete göre de a'râz olmakta sâdır.
Asıl olan: hüviyyet; a'râz ise geçici;
A'râza meclûb akıl, bundan nâşî, seçici.
Seçmek, zâten, kesreti müş'irdir. Anla bunu!
Hasletidir bu aklın, farklı görmek topunu.
Gündelik Akıl aslen zaaf ile mâlûldür.
A'râzın temyizinde yanılgısı mebzûldür.
"Şu dal incedir"de, dal: hüviyyet; ince: a'râz.
Görünürde: dal kadîm; ince, yalnızca, garaz.
A'râzla vasfedilir hüviyyet nokta nokta;
Varlık da bir sıfat ki a'râzdan sayılmakta.
Gerçek, bu çerçevede fehmedilirse şâyet,
Realizm adınadır bu bâbdaki rivâyet.
Ganiyy-i Muhtefî, bu beyitinde önce hüviyet ile a'râz konusuna değinmekte, sonra akıl gerçeği üzerinde durarak Gündelik Akıl ile Akl-ı Meâd'ı karşılaştırmakta, sonunda da dünyâyı/varlığı/ eşyâyı yorumlamada iki ayrı kutbu oluşturan Realizm ile Vahdet-i Vücûd arasındaki idrâk farkını göstermeye çalışmaktadır.
Kur’ân’da: Akl’ın: 1) düşünmek için, 2) ibret almak için, 3) öğüt almak için, 4) hidâyete ermek için, 5) cehâlette kalmamak için, 6) (gönül yönünden) kör, sağır ve dilsiz olmamak için, ve özellikle de 7) Kur’ân’ın mânâsının anlaşılması için, ne kıymetli ve "o olmazsa olmaz" bir yardımcı olduğuna dair pekçok âyet vardır.
Akıl iki türlü kullanılabilir: Biri insânı felâkete, diğeri ise Hakîkatların keşfine sevkedebilir. Eğer insân aklını, onun her şeyden üstün ve her şeyin ona musahhar olduğu vehmiyle kullanırsa bu vehimdeki gizli şirk ona felâket getirir. Eğer aklını usûlüne ve Kur’ân’ın rûhuna uygun olarak "aklın asla hükümrân olmadığı, aksine, Hakk'ı (Gerçeği) fehm, idrâk, temyîz ve teslim etmek yönünden ancak ve ancak hâdim olabileceğinin idrâki" ile kullanırsa, bu da onu Hakîkatların keşfine sevkedebilir. Bu hususda müslümanı temkine sevkeden rehberlerden birisi: "Şüphe yok ki (insânlar) Allāh’ın ilminden bir şeyi ancak O’nun izniyle kuşatırlar (kavrarlar)" (Bakara/255) âyeti olmalıdır.
İşte Ganiyy-i Muhtefî, Kur’ânî bu gerçeğe dayanarak iki türlü akl’a dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi Gündelik Akıl yâni Akl-ı Meâş'tır. Akl-ı Meâş, yüzü eşyâya dönük veyâ başka bir deyişle eşyânın zâhiri ile sınırlı olan akıldır. Bu aklın konusu fiziksel realitelerdir. Gündelik Akıl, bu realitelere bağlı çokluk/kesret alanı ile ilgilenmekte ve bu çokluğun varlık verdiği eşyâların farklılığı onu rahatsız etmemektedir. Çünkü seçmek, farklı görmek bu aklın varoluş sebebidir. Gündelik akıl realite’yi görünen son hakîkat olarak algılar ve realitenin ardındaki Hakîkat'ın varlığını teslim etse bile o Hakîkata aslā nüfûz edemez. Bu nedenle güçlü gibi gözüken bu özelliği aslında onun en zayıf yönünü teşkil etmektedir.
Realite, Şe'niyet demektir. Ve bu anlamda Mutlak Varlık'ın önemli bir işlevine işâret etmektedir. Kur’ân, Rabbü-l Âlemiyn'in ef'âlinden söz ederken: "Külli yevmin hüve fî şe'n", yâni: "O her an realitenin içindedir" (Rahmân/29) ifâdesini kullanmaktadır. Ama ne var ki bir çok tefsirde bu âyet Türkçe’ye çevrilirken "O her an yeni bir iştedir" şeklinde bir anlam kaydırmasına uğratılmıştır. (Rahmân/29) âyetindeki îkaz, aslında, "Eğer Rabb'ınıza kurbiyyet kesbetmek istiyorsanız sizin için bu kurbiyyetin anahtarı fiziksel realitedir" demektedir. Bu itibarla ârif kişiye düşen, realite’nin bir ve tek olduğunu ve Cenâb-ı Hakk'ın sürekli olarak bu realitede tecellî etmekte olduğunu fehm, keşf, idrâk ve temyîz etmesidir.
Ama ne var ki Gündelik Akıl, asıl olana (Hüviyyet’e) değil de, bu asıl’dan çıkan, meydana gelen iğreti/değişken hâl ve sıfatlara tâbi'/tutkun olduğundan "Kadîm" ile Garaz'ı "yâni ezelî Hakîkat ile bu Hakîkatten neşet edeni" birbirinden ayırt edememekte, bir anlamda "Zât’ın Sıfat’la nokta nokta vasfedildiğini" anlamamaktadır.
Ganiyy-i Muhtefî, bu noktada konunun daha iyi anlaşılması için "şu dal incedir" ifâdesini örnek olarak vermekte ve bu ifâdede geçen dal’ın "Kadîm ve Hüviyyet"e, ince’nin ise "A’râz ve Garaz"a karşılık geldiğini söyleyerek, "varlığın da bir sıfat olarak a’râz’dan sayılması" gerektiğini hatırlatmaktadır. Ve buraya kadar anlatılanların, hâlâ Gündelik Akıl'la düşünülmeye ısrar edilecek olursa bu görüş tarzına Realizm adı verilmekte olduğunu da ilâve etmektedir. Karmaşık gibi görünen bütün bu yazılanları tek bir cümlede toplamak gerekirse: "Realite, görünen gerçektir. Realizm ise görünen bu gerçeği son Hakîkat olarak algılayıp, onunla yetinmektir".
10-22. Beyitler:
Bir başka idrâkteyse alınır Vücûd öne.
Tek Varlık bu Vücûd'dur. İdrâk döner bu yöne.
Olur Akl-ı Meâd'ın işi bu özel idrâk;
Vücûd'un fehâmeti ancak bununla berrâk.
Bâtın'ı setrederken bu mevhûm hüviyyetler
Vasfederler Vücûd'u, âşikâr, birer birer.
Yalnızca Vücûd olur aslî Hüviyyet bunda;
A'râzdır diğerleri, bil, eninde sonunda.
Tek kadîm gerçek: Vücûd; gayrısıysa hep hâdis.
Bu idrâke vüsûl zor: beşer, vehminde hapis!
Bu yüksek fehâmete Vahdet-i Vücûd denir;
Bu idrâkin hâmili olur serâpâ münîr.
Realizm idrâkinde eşyâ apaçık zâhir;
Buna, Gündelik Akıl olmaktadır müzâhir.
Vahdet-i Vücûd'daysa eşyâ yalnızca hayâl!
Nefis, fakat, Gerçeği çarpıtmağa pek meyyâl.
İdrâk-i Hakîkat'da, avâm: bakar-kör, hâsir!
Akl-ı Meâd sâhibi Ulülelbâb'dır basîr.
Aslında Vücûd hiç de gizlemiyor Kendini;
Müdrîkdir Akl-ı Meâd tüm eşyânın fendini.
Sen Akl-ı Meâd'la bak: kesrette Vahdet'i gör!
Gündelik Akl'a tapan hem şaşıdır, hem de kör.
Zâhirden ibârettir, avâlim, bilâ ilim;
Oysa Havas bilir ki salt a'râzdır avâlim.
İki kutup: Realizm ile Vahdet-i Vücûd.
Bu idrâk ile beşer, İnsân olur ve mescûd.
Ganiyy-i Muhtefî, 9. beyitten itibâren yeni bir özel idrâki dikkatimize sunmakta ve bu idrâki besleyen/oluşturan, bu idrâke kaynaklık eden aklın Akl-ı Meâd olduğunu söylemektedir. Ve ancak bu akılla insânın eşyânın/ a'râz’ın kendinde oluşturduğu yanılgıdan/vesveseden/kuruntudan kurtulabileceğini, ezelî tek gerçeğin Hakk’ın varlığı olduğunu ve onun dışındakilerin varlığının O’ndan emânet alınmış iğreti/geçici varlıklar (hadîs) olduğunu anlayabileceğini açıklamaktadır.
Akl-ı Meâd, eşyânın ve bu eşyâdan esinlenerek zihnimizde oluşmuş olan tasarımlarının zâhirî Realite’sinin ardında bulunan bâtınî Hakîkat’ı vâsıtasız bir biçimde fehm ve idrâk etmeyi mümkün kılan akıldır. Böyle bir akla sâhip olan kişiler "Ulülelbâb"dır yâni onlar akıllarını isâbetle ve dirâyetle kullanmasını bilenlerdir. Onların bütün olaylara ve eşyâya bakışı bunların zâhirini delip geçen, bâtınına erişen, vâsıtasız bir biçimde Hakîkat’larını kavrayan ve bu Hakîkate göre davranan bir bakıştır.
Böyle bir bakışa ulaşanlar "Varlığın Birliği"ni idrâk ettiklerinden baştanbaşa Nûr kesilmişlerdir. Ve baktıkları her şeyde zâhirin zihinde/nefiste oluşturduğu hayâl perdelerini kaldırarak aslında hiç de kendini gizlemeyen "Mutlak Varlık"ı teşhis edip, kesrette Vahdet’i yaşamanın zevkini ve neş'esini sürmüşlerdir. İşte ancak bu idrâkin/zevkin sâhipleri beşer mertebesinden İnsân mertebesine geçmişler ve sonunda da "eşyânın isimlerini öğrenen ve onlardan haber veren babaları Hz. Âdem’e melekler nasıl secde etmişlerse" onlar da aynı secdeye/hürmete/saygıya lâyık konuma yükselmişlerdir.
VIII. Dersin Kıssadan Hissesi
Akl-ı Meâş denilen, beşere has Gündelik Aklın en büyük yanılgılarından biri: görünen gerçeği yâni Şehâdet Âlemi'ni ve bu âlemin a'râzını nihaî Hakîkat olarak algılayıp onunla yetinmesidir. Aslında bütün bu Şehâdet Âlemi Bâtın'ı idrâkden setreden, ketmeden büyük bir nefsânî vehimden başka bir şey değildir. Bunu idrâk ise ancak Cenâb-ı Hakk'ın büyük bir lûtfu olan Akl-ı Meâd sâyesinde olur. Akl-ı Meâd sâhibi olanlar bütün bu Şehâdet Âlemi'nin hiylelerini temyîz ederler.
* * *