09. Ders - Tevhîd-i Ef'âl


Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?

Ef'alin Hak'ka ait; tövbe et, tekbir getir!


Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;

Kendini Rab olarak görmeğe kalmış ramak!


Ef'alini hikmetle yaratan Rab'dır ancak;

Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.


Vermedikçe Rab'bına ef'alini bittemyiz
,

Olur musun ef'alin künhünü hiç mümeyyiz?


"Lâ fâile illallāh"
Tevhîd-­i Ef'al'dir, bil!

Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.


Karagöz perdesinde bir sûretsin, bakar-kör;

Sen, ef'ali yaratan O Ulu Üstâdı gör!


Olur cüz'î irâde, perdesi basîretin;

Kezâ muharrîkidir, nefis denen meretin.


Bu cüz'î irâdeyi söküp atsan fehminden,

Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?


Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,

Sultânî irâdeye tâbi' olarak bekler.


Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.

Meslûbü-l irâdedir; huzûrda cârî bu hâl.


Hak
huzûrunda olmaz irâde emâresi!

Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.


Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;

O'nun tâbi' olduğu cebir de cebr-i mutlak.


Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;

Ef'ali de Hak'dan bil; bu fakr ile bul rahmet!




Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:


Tevhîd-i Ef’âl: Fiillerin birliği. Tevhîd mertebelerinin birincisi, Uruc (mânevî yükselme) sürecinin ilk basamağı ve Fenâ Kavsi'nin ilk durağıdır. Eşyâda sâdır olan fiillerin aslî fâilinin Hakk olduğu bilincinin uyanması ve bu bilincin hâl edinilmesi demektir.

Ef'âl:
Fiillerin çoğulu, işler, ameller.

Fâil:
(1) İşleyen, yapan; (2) Bir fiilin anlattığı işi yapan.

Ramak:
Pek az şey.

Bittemyîz
: Seçerek, ayırtederek.

Künh:
Bir şeyin aslı, Hakîkati, özü, temeli, kökü.

Mümeyyiz
: Seçen, ayıran.

Lâ fâile illAllāh
: Allāh’tan başka fâil yoktur.

Sâlik:  Mânevî bir yola giren.

İfnâ
: Yok etme, tüketme.

Cüz-î irâde
: Kişinin arzu ve fiillerini gerçekleştiren fâilin yalnızca kendi olduğu  inancı.

Basîret:
Önden görüş, seziş, gönül uyanıklığı.

Muharrik
: (1) Tahrîk eden, harekete geçiren, oynatan; (2) Kışkırtan, ayartan, dürten.

Meret
: İri ve çirkin şey, sevimsiz ve münâsebetsiz.

Müheyyâ:
Hazır.

Sultânî irâde
: Cenâb-ı Hakk'ın İrâdesi.

Tâbi':
Uyan, boyun eğen, bağlı kalan, birinin emri altında bulunan.

Muhâl
: Mümkün olmayan, imkânsız.

Meslûbü-l irâde
: İrâdesi alınmış, elinde bir şey olmayan.

Huzûr
: Hâzır bulunma.

Cârî:
(1) Cereyân eden, akan, geçen; (2) Geçerli.

Emâre
: Belirti, iz, eser, ipucu, eser, nişan, âlamet.

Cebr-i izafî:
Bağlı bulunduğu şeye göre değişen bir zorlayıcılık, mecbur kalış, seçeneği düşündürmeyen bir güç, seçme özgürlüğünü kullandırmayan zorlayıcı durum.

İrâe:
Gösterme, işâret etme.

Ârif:
İrfân sâhibi, mârifete kavuşmuş kimse, velî.

Itlak:
Salıverme, koyuverme, bırakılma.

Cebir:
 Zor, zorlama.

Cebr-i Mutlak:
Tek zorunlu güç, kaçınılmaz zorlayıcılık.



IX. DERSİN YORUMU:

1-5. Beyitler:

Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?

Ef'alin Hak'ka ait; tövbe et, tekbir getir!


Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;

Kendini Rab olarak görmeğe kalmış ramak!


Ef'alini hikmetle yaratan Rab'dır ancak;

Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.


Vermedikçe Rab'bına ef'alini bittemyiz
,

Olur musun ef'alin künhünü hiç mümeyyiz?


"Lâ fâile illallāh"
Tevhîd-­i Ef'al'dir, bil!

Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.


Merâtib-i Tevhîd yâni Tevhîd Mertebeleri altıdır. "Merâtib-i Tevhîd Sülûku" en alt noktası Beşeriyyet ve en üst noktası da Tevhîd-i Zât diye isimlendirilen bir çember gibi düşünülür. Bu çemberin Beşeriyyet durağından itibâren başlayan Yükseliş Kavsi: Tevhîd-i Ef'al, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât mertebelerini kapsar; bunlara Fenâ Mertebeleri denir. Bu çemberin İniş Kavsi ise: Cem', Hazretü-l Cem' ve Cemmü-l Cem' mertebelerini kapsar; bunlara da Bekā Mertebeleri denir. Bu iki kavis tamamlanınca Cemmü-l Cem' mertebesi ile Beşeriyyet durağı çakışır. Sâlik böylece hareket noktasına geri dönmüş olur. Ama bu dönüşte sâliğin elde ettiği idrâk ile salt beşer seviyesinde yâni bu mânevî yolculuğun başındaki idrâki arasında pek büyük bir fark vardır. Ganiyy-i Muhtefî'nin Merâtib-i Tevhîd Risâlesi'ndeki gâyesi bu mânevî yolcuğa fikrî bir hazırlığı gerçekleştirdikten sonra Fenâ ve Bekā mertebelerinin mâhiyetlerini açıklamaktır.

Ganiyy-i Muhtefî, bu nefesinde işte "Fenâ1 Mertebeleri"nin birincisi olan "Tevhîd-i Ef’âl" yâni "Fiillerin Birliği" üzerinde durmakta ve "Lâ fâile İllAllāh" idrâkini zevk etmenin yolunu ve yordamını telkîn etmektedir. "Lâ fâile İllAllâh" Türkçe karşılığı ile "Allāh’tan başka fâil yoktur" demektir ve bununla kişinin kendi fiillerinin fâili/yaratıcısı olmadığı ve görünen tüm fiillerinin aslında Hakk’a ait olduğu gerçeği idrâk ettirilmek istenmektedir. Yine Ganiyy-i Muhtefî, insânın kendi fiillerinin fâili olduğunu sanmasının, aslında, nefsin insana oynadığı bir oyun olduğuna dikkati çekmekte ve bu vehmin insanın kendisini neredeyse  Rabb olarak görmeye sevk edebileceğini vurgulamaktadır. Bu vehimden kurtuluşun insanın kendisine izâfe edilen fiillerden soyunarak, bu fiillerin aidiyetinin eninde sonunda kendisinin değil Rabb'ın olduğunu idrâk etmesiyle mümkün olduğunu telkîn etmektedir.

Tevhîd-i Ef’âl mertebesine şu iki âyet örnek olarak verilir: "Oysa ki sizi de yaptığınız şeyleri de Allāh yaratmıştır."(Saffat/96)  Ve "Âdemoğullarını karada da denizde de Biz taşımışızdır".(İsrâ/70)

Kur’ân’ın ilk cümlesi olan "Besmele"de ise "Rahman" ve Rahîm" isimleriyle sıfatlanan "All
āh" ismi, fiili tecellîdir. İnsân başladığı her işe "Besmele" ile başlar ve Rahman ve Rahîm olan Allāh’tan başka fâil, yâni yapan ve işleyen olmadığını düşünür ve aynı zamanda kendisini en küçük işlediği işlerden tamamıyla fânî (kendisinin işlediği bu işlerde en küçük bir katkısının olmadığını) bilirse, işte bu tecellî Allāh’ın insâna olan fiili tecellîsinden ibârettir. Bu tecellîde Allāh insâna iş ile tecellî eder. Bu tecellî Hakîkat yoluna girmenin başlangıcıdır.

Fiillerin fâilinin All
āh olduğu telkîni insânın aklına "böyle bir düşüncede ahlâkî yükümlülüğün nasıl yeri olabilir? Veyâ "İnsândan çıkan kötü fiilerde, yanlış işlerde ahlâken sorumlu olan kimdir ve kim kime karşı sorumludur?" sorularını getirebilir.

İnsân, Şeriat açısından, kendi fiilerinden sorumludur. Buna rağmen, kendisi, ahlâkî anlamda fâil-i muhtar, yâni fiillerini kendisinden başka haricî ya da dahilî herhangi bir belirleyici âmilden bağımsız olarak irâde eden bir fâil değildir. İnsanın fiilleri doğrudan doğruya kendisinden çıkmaktadır ve bu fiiller kendi istidâdıyla ve bu istidâdı idâre eden kānûnlarla belirlenmiştir. Bu kānûnlar (A’yân-ı Sâbite) öyle sâbit ve değişmez kānûnlardır ki, All
āh bile onları değiştirmez. Her şey Ezel'de takdir edilmiştir. Bu hususu Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre'nin yayınlanmamış "Kader ve Kazâ'ya Îmānı Anlamak" başlıklı incelemesinden yararlanarak açıklamak istiyoruz:

Mânevî alanda insanın ayağını kaydıran önemli tuzaklardan biri de Gündelik Akl'ın (Akl-ı Meâş'ın) "Kader ve Kazâ" sırrını, gene Kader'in iktizâsı olarak, idrâk etmek için çaba sarfetmesi ve bu konuda vehminin esiri olmasıdır. Oysa insan "Kader ve Kazâ"nın sırrını fehmetmekden âcizdir. Nitekim, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz de sırf bunun için: "Bana Kader'in sırrından sual etmeyin!" buyurmuştur.


Kader Cenâb-ı Hakk'ın Mükevvenât'ı yaratmadan önce zaman içinde vuku bulacak olan her şeyi Zât'ına has: 1) Hikmeti ve 2) Hükmü ile tesbit etmiş olmasıdır. Kazâ ise Cenâb-ı Hakk'ın: "Ol! (Kün!)" emr-i ilâhîsiyle bu Mükevvenât'ı ve zamanı halk etmesinden sonra, bu vuku bulacak olanların zaman içinde Kader'de tesbit edilmiş olan sıralarına göre tecellî edip vuku bulmalarıdır.


Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'den ilgili âyetler ile bir bölük hadîs "Kader ve Kazâ" faslının, sırrının değil de, yalnızca îmânî temelinin anlaşılması için mealleri ve yorumlarıyla birlikte aşağıya dercedilmiştir:


Âyetler:

 

  • ... Göklerin ve yeryüzünün ve her ikisi arasındakinin mülkü Allāh’ındır. O dilediğini yaratır ve Allāh her şeye kādirdir. (Mâide/6).

Allāh: Mâlikü-l Mülk'tür; yâni bütün Mükevvenât'ın Hâlikı ve Mâliki'dir. Mülkünde bütün tasarruf yetkisi ancak Zât'ına mahsûstur. Dilediğini, dilediği gibi yâni bütün kader ve kazâsı ile birlikte yaratır. Bunu tâyin etmek konusunda yegâne Yetki, Hikmet, İlim, İrâde, Hüküm, Hilkat (Yaratma) ve Kudret'in sâhibi sâdece ve sâdece O'dur.


  • Allāh sana bir zarar verirse o zararı O’ndan başka giderecek yoktur ve eğer sana bir hayır verirse zâten her şeye gücü yeten de O’dur. O, kullarının üzerinde her türlü tasarrufa sâhip­tir. (Enâm/17-18
Eğer bir zarara uğradığın zehâbına kapılırsan o zararı Allāh'dan başka giderecek bir zât yoktur. Zararını ortadan kaldırdıklarını zâhiren gözlediklerinin hepsi de bil ki Allāh'ın senin hakkında Ezel'de vermiş olduğu Kader hükmüne uygun hareket etmektedirler, ve çoğu da bunun bilincinde değildir. Görünüşe aldanma! Allāh yüce Hikmeti ile bütün Mükevvenât'ın Kader'ini Ezel'de tesbit etmiştir. Görünüşün ardında, aslında, her şeyin gerçek sebebi yalnızca ve yalnızca O'nun Hükmü'dür.


  • Şurası gerçektir ki Biz her şeyi Kader'e göre yaratırız. (Kamer/49)
Kader bütün bu Mükevvenât Âlemi'nin ilâhî yâni Allāh'a mahsûs olan programıdır. Allāh, her bir nesnenin vücûd âlemindeki zuhûrunun Ezel'de "Ol!" emriyle yaratmış olduğu bu programa uygun olmasını murâd ve takdîr etmiştir.

  • Arzdaki her yürüyen canlının rızkının sorumluluğu yalnızca Allāh'ın üzerindedir. Allāh onun durduğu yeri de (sonunda) gideceği yeri de bilir. Bunların hepsi de apaçık bir Kitap'da kayıtlıdır. (Hûd/6)

Canlıların maddî ve mânevî rızıklarının sorumluluğu Zât'ına Rezzâk ismini lâyık görmüş olan Allāh'a aittir. Bunların zaman içindeki bütün durum, konum ve rızıkları Allāh tarafından tesbit edilmiş olan Kader kitabında (Levh-i Mahfûz'da) apaçık yazılıdır. Hiç bir canlı bu kitaptaki programın dışında hiç bir şey yapmağa kādir değildir. Onlar hakkındaki hüküm Ezel'de her şeyi bilen ve Zât'ına Aliym ismini lâyık gören Allāh tarafından verilmiştir.

  • Siz yeryüzünde de gökte de (Allāh’ı) âciz kılanlardan değilsiniz. Sizin Allāh’dan gayrı ne bir dostunuz ve ne de bir yardımcınız vardır. (Ankebût/22)

Sizler ister vehminizin, ister aklınızın dürtüsüyle ya da Şeriat'a uygun olsun diye bilmecbûriye alacağınız tedbirlerle Allāh'ın takdîrinin önünü kesemez, Ezel'de sizin hakkınızda vermiş olduğu hükmünün tasarrufunda O'nu âciz kılamazsınız. Aslında, bilebilseydiniz ki, aldığınız bütün tedbirler de O'nun Ezel'deki hükmüne uygundur. Ama nefsiniz bunun apaçık idrâkine engel olmaktadır. Ama bilin ki bu engelleme dahi sizin hakkınızda Ezel'de verilmiş olan Kader hükmünden bir cüzdür; başka bir şey de değildir.

  • Gaybın anahtarları O’nun indindedir, onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O'nun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez. Ve yeryüzünün karanlıkları içinde bir tek tâne bile yoktur ki, yaş ve kuru hiç bir şey bulunamaz ki apaçık bir Kitap'da tesbit edilmemiş olsun. (Enâm/59)

Gayb âlemini de Şehâdet âlemini de en ince ayrıntısına kadar bilen Allāh'dır. Çünkü her ikisinin de Hakiym ve Aliym olan Hâlıkı O'dur. O bütün bunları Kader kitabında tesbit etmiştir. O'nun hükmünün dışında tecellî eden hiçbir şey yoktur.
  • Ölüleri, hiç kuşkusuz, Biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her işi yazarız. Biz her şeyi bir öncü'de  yazmışızdır. (Yâsin/12)

Yeryüzünde insan sûretinde fakat  kalpleri ölü olanların kalplerini de, bedenen ölerek toprağa girip Cezâ Günü'nü bekleyenleri de Biz diriltiriz. "Ölmeden evvel ölünüz!" sırrına erdirdiklerimizi huzurumuzda Hayy kılarak dirilten de Biz'iz. Bu olacakların hepsi de Mükevvenât'tan önce takdîr ve tesbit etmiş olduğumuz Kader kitabında kayıtlıdır.

  • Hiç bir şehir yoktur ki Biz o şehri Kıyâmet'ten önce helâk etmeyelim ya da şiddetli bir azâba uğratmıyalım. İşte bu,  Kitap'da yazılmış bulunmaktadır. (İsrâ/58)

Biz, "Külli şey'in hâlikun illâ vechehû" âyetinin mânâsı akıllarını isâbetle ve dirâyetle kullananlar tarafından idrâk edilsin diye, Kader kitabında, Kıyâmet'den önce her bir şehrin kendisi için biçtiğimiz bir vakitte helâk olmasını bir kural olarak vaz etmişizdir.

 

  • Bilmez misin ki Allāh gerçekten de göklerde ve yeryüzünde ne varsa bilir; şüphe yok ki bu, bir Kitap'da bulunmaktadır; şüphe yok ki bu, Allāh için pek kolaydır. (Hacc/70)
  • Gökte ve yeryüzünde hiçbir gizli şey yoktur ki apaçık bir Kitap'da bulunmamış olsun. (Neml/75)
  • Arzda yürüyen hayvanlar ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa ancak hepsi de sizleri andıran topluluklardır. Biz o Kitap'da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi de haşredilip Rabb'lerinin huzûruna getirilirler. (En'âm/38)

Ezel'den Ebed'e kadar vuku bulacak olan her şey Bizim: Rubûbiyet'imizin, Hikmet'imizin, İlm'imizin, İrâde'mizin, Kudret'imizin, ve Rahmet'imizin eseri olarak eksiksiz olarak hükm ve kayd edilmiş bulunmaktadır. Görünüşe aldanarak cüz'î irâde sâhibi olduklarına îman edenlerin ya da vehimlerinin kendilerini: "İnsan kendi kaderini kendi yaratır" diye avuttuğu insanların Kader'in sırrı hakkındaki nasibsizlikleri de, vukuat karşısındaki ısyânları da,  bütün insanların haşrı da, Cezâ Günü de hep Bizim tertib etmiş olduğumuz o Kader Kitabı'nın (Levh-i Mahfûz'un)  iktizâsıdır.

 

  • Gerçekten de yeryüzünün onlardan neyi eksilttiğini Biz biliriz. (Bu bilgiler de dâhil olmak üzere) Her şeyi zabta geçirip koruyan Kitap ise Bizim indimizde bulunmak­tadır. (Kaf/4)

Sizin büyüleriniz de, fallarınız da, eşyâ ya da hadîsâtı uğurlu–uğursuz diye sınıflandırmanızdaki vehimleriniz de hiç Bizim indimizdeki bu kitaba te'sir edip de bu Kitab'ın sırlarını sizlere fâş edebilir ya da Ezel'deki takdîrimizi değiştirebilir mi? Ne kadar da bâtıl îtikatlarınız var! Hiç değilse bu bâtıl îtikatların dahi Levh-i Mahfûz'da sizin hakkınızdaki Hükmün gereği olduğunu bir idrâk edebilseniz!

 

  • Yeryüzüne ya da nefislerinize gelip çatan hiç bir musîbet yoktur ki Biz, onları yarat­madan önce onu, bir Kitap'da tesbit etmemiş olalım. Şüphe yok ki bu, Allāh’a pek kolaydır. (Hadîd/22)

Yeryüzüne ya da nefsinize gelip çatan bir musîbet karşısında haddi hudûdu aşmayın! Şeriat'ın böyle bir durumda gerektirdiğini yapın! Ama görünen sebeplere bakıp da Allāh'ın Fâil-i Mutlak olduğunu unutmayın! Bu musîbetler karşısında Allāh'ın takdîrine teslim olarak: "Allāh, demek ki, böyle takdîr etmiş. Mâlikü-l Mülk O'dur. O dilediğini yapar. Başıma bu gelen de ancak onun Fazl'ındandır (Hâzâ min fadl-ı Rabbî) " diyerek tevekkül edip Hakk'a teslim olun; gerçek Müslümanlar'dan olun:

 

  • De ki: "Bize, Allāh’ın bizim için yazmış olduğundan başkası kesinlikle isâbet et­mez. O’dur bizim dostumuz ve inananlar da Allāh’a dayanıp tevekkül etmelidirler." (Tevbe/51)
  • Binlerce oldukları hâlde ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allāh onlara "Ölün!" dedi... (Bakara/243)

İnsanların bazı olayların zuhûruna engel olmak üzere aldıkları tedbirler o olayların zuhûruna her zaman engel olmazlar. Eğer Allāh bir kimsenin ölümüne hükmetmiş ise ve o kimse kendi aklınca bulunduğu şehirden çıkıp gitmenin ölüm tehlikesini izâle edeceğine inanır da o şehri terkederse ölüm Kader'deki hükme uygun olarak onu gittiği yerde de bulur. Nitekim bir hadîsde, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz: "Allāh bir kulun bir yerde ölmesini takdîr etmişse onun oraya gitmesine sebep olacak bir ihtiyaç (bir sebep) yaratır" demektedir (Tirmizî, Kader:11/C.Uşşak:660)


Hadîsler:

 

  • Bir kul hayrı ve şerri ile Kader'e îman etmedikçe tam îman etmiş olmaz. Gene, başına gele­cek olan bir şeyin mutlaka geleceğine, gelmeyecek olanın kat’î sûrette gelmeyeceğine inan­madıkça tam îman etmiş olmaz. (Tirmizî, Kader:10/C.Uşşak, Kütüb-i Sitte'den Seçme Hadîsler, Yeni Asya, İstanbul 1995, Hadîs No: 662).
  • Kader'e îman tevhîdin nizâmıdır. (Deylemî, Müstedrek/Câmiü’s Sağîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, Yeni Asya, İstanbul, 1996, Hadîs No: 1681, Yeni Asya).
  • Üç şey îmanın aslındandır: 1) "Lâ ilâhe illâllah" diyen kimseye sıkıntı vermemek, hiçbir günah sebebiyle onu günahla damgalamamak ve hiçbir amelinden dolayı onu İslâm dışına atmamak. 2) Cihâd. Allāh beni peygamber olarak gönderdiği günden itibâren tâ ümme­timin sonu Deccâl ile savaşıncaya kadar devâm edecektir. Ne bir zâlimin zulmü, ne de bir âdilin adâleti onu ortadan kaldıracaktır. 3) Kader'e îman. (Ebû Dâvûd, Cihâd: 33/Câmiü’s Sağîr:1849).
  • Allāh bir kulun bir yerde ölmesini takdîr etmişse onun oraya gitmesine sebep olacak bir ihtiyaç yaratır. (Tirmizî, Kader:11/C.Uşşak:660).
  • Resûlullah bir gün oturmuş ve elindeki deynekle yeri çiziyordu. Bir ara başını kaldırdı ve: "Sizden hiçbirisi yoktur ki Cennet ve Cehennem'deki yeri bilinmesin" buyurdu. Bunun üzerine orada bulunanlar: Yâ Resûlullah, öyle ise niye çalışıyoruz ki? Her şeyi bir kenara bırakıp tevekkül etmeyelim mi?" dediler. Resûlullah dedi ki: "Hayır; çalışınız, kendinizi bırak­mayınız! Çünkü herkes ne için yaratılmışsa, o iş kendisine kolay hâle getirilir" buyurdu. Sonra da şu meâldeki âyet-i kerîmeyi okudu: "Muhtaç olanların hakkını veren, Allāh’dan korkup emir ve yasakla­rına riayet eden ve o en güzel sözü (Kelime-i Tevhîd’i) tasdik eden kimse­ye ge­lince ... Biz onu Cennet’e hazırlarız. Allāh’ın hakkını yoksullara vermeyen, sevâbına karşı ilgisiz görünen ve o en güzel sözü (Kelime-i Tevhîd’i) yalanla­yanı da en güç olana (yâni Cehennem’e) hazırlarız (Leyl Sûresi/5-10)". (Buhârî, Kader:4; Müslim, Kader:7; Ibni Mâce, Mukaddime:10/C. Uşşak: 654).
  • ... Eğer başına kötü bir şey gelirse: "Keşke şunu isteseydim, şunu yapsaydım" deme! Ancak: "Allāh böyle takdîr buyurdu ve O dilediğini yapar" de! Çünkü  "keşke" sözü Şeytân’ın işe karışmasına kapı açar. (Ibni Mâce, Mukaddime: 10/C.Uşşak: 656).
  • Lânet ettiğim altı çeşit kimse vardır ki onlara Allāh ve gelmiş geçmiş bütün pey­gam­berler de lânet etmiştir. Bunlar: 1) Allāh’ın kitabına ilâve yapan, 2) Allāh’ın Kader'ini tasdîk etme­yen, 3) Allāh’ın alçalttıklarını yükseltmek ve yücelttiklerini de alçaltmak için ceberutlukla insanların başına musallat olan, 4) Mekke haremi dâhilinde yasak olan işleri yapan, 5) Ehl-i Beytim’e zulmeden, ve 6) benim Sünneti­mi terkedenlerdir. (Tirmizî, Kader: 17/C. Uşşak: 665).
  • Her şeyin bir hakîkatı vardır. Kul, başına gelen bir şeyin mutlaka geleceğine, gel­meyen şeyin de gelmesine imkân olmadığını bilmedikçe îmanın hakîkatına erişemez. (Ebû Dâvûd, Sünnet:16/Câmiü’s Sağîr: 1346, Yeni Asya).
  • Bir kişi Resûlullah’a gelerek: "Yaptırdığımız muskaların,tedâvîde kullandığımız ilâçların ve yaptığımız perhizlerin Allāh’ın kaderinden gelecek herhangi bir şeyi geri çevireceği görüşünde misiniz?" diye sordu. Resûl-i Ekrem: "Onlar da Allāh’ın Kader'indendir" buyurdu. (Tirmizî, Kader: 2/C.Uşşak: 667).
  • Adak Allāh’ın insanoğlu için takdîr ettiğinden başkasını yaklaştırmaz (yâni hükmet­tiği kaderi değiştirmez). Fakat adak bazan Kadere uygun düşer de bu da cimrinin vermek is­teme­diği malı vermesine sebep olur. (Müslim, Nezir:7/Câmiü’s Sağîr:1227,Yeni Asya).
  • Allāh tarafından takdîr edilene râzî olması insanoğlunun mutluluğundan ve Allāh’dan hayır dilemeyi terketmesi de bedbahtlığındandır. Gene, Allāh tarafından kendisine takdîr edilene karşı şikâyetçi olması insanoğlunun bedbahtlığındandır. (Tirmizî, Kader: 15/C.Uşşak:664)
  • Allāh’dan (bir işin) hayırlısını dilemesi insanoğlunun iyi olduğunun işâretidir. Allāh’ın tak­dîr ettiğine rızâ göstermesi insanoğlunun iyi olduğunun işâretidir. Allāh’dan (bir işin) hayırlısını dilememesi insanoğlunun kötü olduğunun işâretidir. Allāh’ın takdîrine hoşnutsuz­luk göstermesi de insanoğlunun kötü olduğunun işâretidir. (Müslim, Müsned:168, Tirmizî, Kader:15, Müslim, Hac:402).
  • Allāh bir kulu hakkında bir şey takdîr etmişse, bu takdîrini hiç bir şey geri çevire­mez. (İbni Kânî’den/Câmiü’s Sağîr: 958, Yeni Asya).

Allāh bir kulun Kader'inde kendisi için bir şeye hükmetmişse O'nun bu hükmünü dua da, adak da, Şeriat'a uygun ya da Şeriat-dışı tedbirler de değiştiremez. Bunların Allāh'ın hükmü üzerinde hiç ama hiçbir tesiri yoktur.

Bununla beraber kul, Allāh'ın takdîrinin nasıl tecellî edeceğini bilmediği için, ekseriyetle kendi nefsine hoş gelecek bir beklenti içindedir ve dua ve niyâzları da daha çok nefsini tatmin edecek bir tecellînin vuku bulması yönünde olur (Aslında onun bu beklentisi de, ve dua ve niyâzları da gene Allāh'ın kendisi için Kader'ine yazmış olduğu hükümlerinden başka bir şey değildir). Hâlbuki yukarıdaki bir başka hadîsde de belirtilmiş olduğu vechile bir insan: 1) bir işin hayırlısını dilemek ve 2) Allâh'ın kendisi için takdîr etmiş olduğu şeyin vukuunda da bu takdîre rızâ göstermek mecbûriyetindedir. Bu konuda belki de her şartta geçerli olabilecek, efrâdını câmî' ve ağyârına mânî' olan bir dua: "Yâ Rabbi! Bildiğim ya da bilmediğim her türlü şerden Sana sığınır, bildiğim ya da bilmediğim her türlü hayrı Sen'den niyâz ederim" şeklinde olmalıdır
.

 

  • Fazla kaygılanma! Senin için takdîr edilen olur, rızık olarak yazılan gelir. (Beyhakî’nin Şaâbü-l Îman’ından/Câmiü’s Sağîr:3873, Yeni Asya).

İnsanın vukuat karşısında ya da beklediği rızık bakımından kaygılanması kendi nefsinin doğal bir tepkisidir. Ancak, insan nefsine hâkim olarak bu konuda aşırıya kaçmamalıdır. İnsanın, Allāh'ın Ezel'de kendisi için vermiş olduğu hükümden başka bir şeyin aslā vuku bulamayacağının ve takdîr edilmiş olan rızıktan da başka bir rızka aslā nâil olamayacağının idrâkini zinde tutarak Rabb'ine teslim olması kendisi için daha hayırlıdır.

  • Kuş dahi Kader'le uçar. (Ömer Fevzi Mardin, Hadîs-i Şerifler, s.101).
  • Muhtac olduğunuz şeyleri (yüz suyu dökmeden, zillete düşmeden) izzet-i nefis ile is­teyiniz. Zîrâ umûrun kâffesi Allāh’ın takdîri ile cereyân eder. (a.g.e.,s.102).
  • Üç huy vardır ki onlar kimde bulunursa o, Allāh’ın sevgili has kullarından olur. Bu üç huy: 1) Kader'in hükmüne râzî olmak, 2) Allāh’ın haram kıldığı şeylere karşı sabretmek, 3) (sâdece) azîz ve celîl olan Allāh’ın zâtı için öfkelenmek. (Deylemî’nin Müs­nedü-l Firdevs’inden/Câmiü’s-Sağîr: 1835, Yeni Asya).
  • Şunlar îmanın zayıflığındandır: 1) Allāh’ı kızdırmak bahâsına insanları râzî etmen, 2) Allāh’ın verdiği rızıktan dolayı insanları övmen, 3) Allāh’ın sana vermediği rızıktan do­layı insanları kötülemen. Bir kimse ne kadar şiddetle isterse istesin, Allāh’ın nasîb etmediği şeyi sana getire­mez. Hiç kimsenin hoşnutsuzluğu da Allāh’ın sana verdiği­ni geri alamaz. Allāh, hik­metiyle ve büyüklüğüyle, huzur ve ferahı: 1)  Kader'e rızâ'ya, ve 2) kuvvetli îmana; kaygı ve üzüntü­yü de: A) şüpheye, ve B) "kaderine itiraz etme"ye yerleştir­miştir. (Ebû Nuaym’ın Hılye’si ve Bey­hâkî’nin Şi’bü-l Îman’ından/Câ-miü’s Sağîr: 1389, Yeni Asya).

Bu âyet ve hadîslerden anlaşılmaktadır ki eğer bir kimse bir hâcet için dua eder de o duanın muhtevâsı bi hikmet-i Hudâ gerçekleşecek olursa bu duanın, o kimsenin nefesinin kuvvetinin bir emâresi ya da Kader'ini değiştirmiş bir dua olarak değil de: 1) onun, ezelde Cenâb-ı Hakk'ın tâyin ve takdîr etmiş olduğu hükme (zâhirde) tesâdüfen paralel düşmüş görünen bir duası, ve kezâ 2) gene ezelde, o kimse için takdîr edilmiş olan hükmün gereği olarak kabûl edilmesi gerekir.

Kazâ'nın zâhirine bakıp da işin aslında bir sebeb-sonuç ilişkisinin mevcûd olduğunu vehmetmek vahim bir hatâdır. Cenâb-ı Hakk, Ezel'de, Zât'ını bir sebeb-sonuç ilişkisiyle kayıt altına almaksızın Kader'i tâyin etmiştir. Kader'de, yalnızca, Cenâbı Hakk'ın (hikmeti sâdece ve sâdece Zâtı'na mâlûm olan) Hükmü vardır. Bu Hüküm ise: 1) "sebeb-sonuç ilişkisi"nden bağımsızdır; ve 2) bu ilişkinin, insanın nefsinin kendi hayâlinde tahrik ettiği, vehmî zuhûruna da takaddüm eder. Beşerin Akl-ı Meâş'ının kendisine telkîn ettiği sebeb-sonuç ilişkisi Kader'in halkedilmesinin temelinde yoktur. Bu ilişki ancak, Kazâ'nın zuhurunda, olayların zaman içinde bir silsile teşkil etmesinin mâkûlemizde (gene de Ezel'deki Kader hükmüne uygun olarak) ihdâs ettiği bir vehimden ibârettir.

Hiç bir işin Kader hükmünün dışında vuku bulmadığı ve kimsenin Kader'in hükmünü değiştiremeyeceği idrâki dâimâ zinde tutulmalıdır.


Bu itibarla, bâzı hareket ve davranışların "uğurlu" ya da "uğursuz" olduğu vehmine, yâni nefsin insana, açık ya da kapalı bir biçimde, telkîn ettiği "Kader'in hükmünü değiştirebileceği vehmi"ne kapılmamak gerekir. Bu kabil bir inanç bir tür şirk-i hafî'den başka bir şey değildir. İnsan bir takım hareket ve davranışlarla ya da mezarlardan, meczublardan, falcı ve cincilerden meded umarak Kader'i değiştiremez. Başına ne gelecekse gelecektir.


Bu anlamda uğurlu sayılabilecek tek şey insanın kendi nefsinin hiyle ve oyunlarını teşhis ve tesbit etmek hususunda irâde ve idrâk sâhibi olmasıdır. Ayrıca unutulmamalıdır ki Cenâb-ı Peygamber Efendimiz: "El hayru fi mâ vak'a" yâni: "Vuku bulanda hayır vardır" ve gene "Bir işin sonunu sabırla beklemek ibâdettir" demiştir. O hâlde vuku bulanın hayrının tecellî etmesini sabırla ve îmanla beklemek mahzâ edeb ve ibâdet olmaktadır. Böyle bir fırsat, ele geçtiğinde, aslā hebâ edilmemelidir.


Beşer, herhangi bir hususta: 1) Şeriat'a, 2) Akl'a ve 3) İlm'e uygun olan bütün gerekli tedbirleri  eksiksiz almakla yükümlüdür. Bu tedbirler alınmaksızın Kader'in hükmüne teslimiyet göstermek ise: 1) isâbetli de değildir, 2) Peygamber'in sünnetine uygun bir tavır da değildir.

İnsan Kader'in kendisi hakkındaki nihaî hükmünü (yâni Dünyâ'daki hayâtında kazandığı sevab ve günahlar yüzünden Cennet'e mi Cehennem'e mi gideceğini) remil atarak da, zâiçe çıkartarak da, fal açarak da, medyumlar ya da cinler ...vb vâsıtasıyla da bilemez. Bununla beraber, insanın Dünya hayatındaki fiilleri Kader'in kendisi hakkındaki nihaî hükmünün ne olacağının şaşmaz bir göstergesidir. Eğer bir insan bütün hayâtında emr-i bi-l mâ'rûf ve nehy-i ani-l münker'e uygun hareket ederse bu onun Kader'inde tesbit edilmiş olan nihaî yerin Cennet olduğunun işâretidir.


Bütün bu nedenlerden ötürü, Tevhîd-i Ef'âl zevkine erişen Hakk yolu yolcusu kendi fiillerinin aidiyetini, bunları hiç sorgulamadan, Sâhib-i Aslî'sine iade eder ve bu bakımdan tam bir teslîmiyet içinde olur.

 

6- 13. Beyitler:


Olur cüz'î irâde, perdesi basîretin;

Kezâ muharrîkidir, nefis denen meretin.


Bu cüz'î irâdeyi söküp atsan fehminden,

Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?


Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,

Sultânî irâdeye tâbi' olarak bekler.


Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.

Meslûbü-l irâdedir; huzûrda cârî bu hâl.


Hak
huzûrunda olmaz irâde emâresi!

Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.


Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;

O'nun tâbi' olduğu cebir de cebr-i mutlak.


Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;

Ef'ali de Hak'dan bil; bu fakr ile bul rahmet!


  Şeriat açısından insanın eylemlerinin/fiillerinin/sorumluluğunun kaynağı olan cüz'î irâde, insânın hürriyet probleminde önemli bir köşe taşıdır. Öyle ya bir yerde fiil/eylem varsa, bu fiili niyet safhasında tasarlayan, çeşitli seçenekler/imkânlar arasından karar kılan ve sonunda uygulamaya koyan bir özgür irâde de vardır şüphesiz. Ama Ganiyy-i Muhtefî, Tevhîd-i Ef'âl aşamasına erişmiş olan sâlikin "Ef'âli yaratan Rabb’ı" görmesi gerektiğine işâret etmekte ve bu olgunluk aşamasında artık "Karagöz perdesinde bakar-kör bir sûretten" farklı bir olgunluk sâhibi olmasına dikkati çekmektedir. Hakk’ın huzûrunda bulunmakta olduğunu idrâk edemeyen ve dolayısıyla da kendisinde bir cüz’î irâdenin mevcûd olduğunu vehmeden bir kimse bu vehmiyle aslında Hakk’ın huzurunda bulunmakta olduğunun idrâkinden yoksun olduğunu te’yid etmekten başka bir şey yapmamaktadır.

Aslında bizler, adına Kader ya da Levh-i Mahfûz denilen muazzam bir ilâhî senaryonun Mükevvenât denilen sahneye konuluşunda rol almış figüranlardan başka neyiz ki? Bu sahnede serbest olduğumuzu iddia ediyoruz, "Özgürüz, bizim cüz'î irâdemiz var" diye böbürleniyoruz. Aslında senaryoyu yazıp bize rol verenin yanında bizim cüz'î irâdemiz sâdece senaryoda bize düşen rol ile sınırlıdır. O halde, Büyük Senarist dışında kimsenin tam bir özgürlüğü yoktur, bütün İrâde yâni Küllî İrâde O'na mahsûstır. Bu açıdan bakıldığında cüz'î irâdemizin, aslında, nefsimizin bir aldatmacasından başka bir şey olmadığı kolayca fehm edilmektedir.


Halvetî sufîlerinden Kayserili Mehmet Tevfik (ölm.1927) mürîdlerinden birine bir gün emreder: "Git de filân yerde Karagöz oynatılıyormuş, seyret ve gel bana anlat." Mürîd gider, seyreder ve gelir. Tevfik Efendi : "Ne gördün? Anlat hele!" der. Mürîd gördüklerini anlatmaya başlar. Büyük insân dinler, dinler ve nihâyet şöyle der: "Orada görülecek şey şudur: Bütün o hareketleri bir tek el idâre  etmektedir. Tıpkı kâinattaki binlerce oluş, geliş ve gidişi bir tek elin idâre etiği gibi".

Demek oluyor ki kendimizde vehmetmekte olduğumuz özgürlüğümüz ya da cüz'î irâdemiz dahi, aslında Küllî İrâde'nin takdîrinden başka bir şey değildir. Büyük sûfî Ebû Süleyman Dârânî (215/830) bu gerçeğe, insânı tanımlarken şöyle temas ediyor: "Zâhirine sâhip, bâtını sâhipli; görünüşte hür, gerçekte köle"2. Bir başka sûfî, Fâtih Türbedârı nâmıyla mâruf Ahmet Amiş Halvetî aynı gerçeği: "İnsân zâhirde muhtar, Hakîkatte mecburdur" ifâdesiyle dile getirmektedir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 8. beyitte yukarıda açıklamaya çalıştığımız; "özgürlük zannı" perdesi altında insânı aldatan ve nefsini azdıran "cüz'î irâde"yi zihinden/düşünceden çıkarıp atmadan Tevhîd-i Ef'âl'in gerçekleşemeyeceğini bir kez daha vurgulamakta ve "cüz'î irâde"nin Küllî İrâde'nin içerisinde nasıl eridiğini/kay-bolduğunu 9-10. beyitlerde verdiği örnekle şöyle anlatmaya çalışmaktadır.

Pâdişah’ın huzûrunda, ondan gelecek bir emri almaya hazır olarak bekleyen ve Pâdişâh'ın sultanî irâdesine boyun eğmiş olarak bulunan bir kişinin kendi irâdesiyle iş yapması mümkün değildir. Aslında potansiyel olarak iş yapabilir ama Pâdişâh'ın huzurunda bulunmasının kendisine telkîn ettiği "Edeb" onun cüz'î irâdesini elinden almıştır. Böyle bir davranış Ganiyy-i Muhtefînin 12. beyitte de belirttiği gibi yalnızca âriflere özgü bir ahlâktır ve "âr"dan kaynaklanır. Pâdişâh'ın kudretini ârif olan O'nun huzûrunda O'nun mutlak cebrine tâbîdir.

Ganiyy-i Muhtefî
’nin verdiği bu örneğin tarihsel bir arka plânı da vardır: Sultan II. Abdülhamîd zamanında Üçüncü Devre Melâmîliği'nin pîrî olan Seyyid Muhammed Nûrul Arab’ın düşüncelerini kendilerine uygun bulmayan bazı kimseler kendisini Pâdişâha gammazlarlar. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamîd, Seyyid'i İstanbul'a dâvet ederek bizzat kendisinin de dinleyebileceği bir ilmî toplantının Şeyhülislâmın konağında yapılmasını, fakat kendisinin orada bulunacağını Şeyhülislâmdan başka kimsenin bilmemesini irâde eder.

Gerçekten Pâdişah gelir ve toplantı salonuna açılan kapılardan birinin önüne konulan bir paravanın ardından toplantıyı izler. Bu toplantıya zamanın ileri gelen ulemâsı dâvetlidir. Söz All
āh’ın sıfâtlarından başlar sırasıyla kudret, hayat ve ilim gibi sıfatlardan sonra irâde bahsine gelir.

Burada Seyyid Muhammed Nûrul Arab: "All
āh’ın bütün kemâl sıfatları insâna cüzî de olsa yansımıştır. Böyle olunca cüz'î bir irâdenin de insânda bulunması lâzım gelir. Fakat huzûrda bulunanlar cüz'î irâdelerini izhâr edemezler" der. Dinleyenler bunu "Acaba bir örnekle açıklayamaz mısınız?" demeleri üzerine, Nûrul Arab bu sefer keşf ehli olduğunu da izhâr ederek:

 

"Bakınız, biz şimdi Pâdişahın huzûrunda bulunuyoruz. Onun huzûrunda bizim cüz'î irâdemizle her istediğimizi yapabilmemiz mümkün müdür? Onun huzûrunda irâde külliyyen onundur. Bize gel derler, kalkıp geliriz, çıkın gidin derler, çıkar gideriz. Ne zaman huzûr-i şâhâneden çıkarsak, o zaman cüz'î irâdemiz geçerlilik kazanır. Ehlullâh ise her an Allāh’ın huzûrunda bulunduklarının idrâkini zinde tuttuklarından, dâima Allāh’ın irâdesiyle hareket ederler. Huzûrdan ayrılmazlar ki irâdelerine sâhip olsunlar." der. Muhammed Nûrul Arab'ın irâde konusundaki bu sözleri II. Abdülhamîd'i memnun etmiş, kendisinin rahat bırakılmasını ve İstanbul'daki ikāmeti esnâsında en iyi şekilde ağırlanmasını emretmiştir.


Tevhîd-i Ef’âl
nefesinin 13. ve son beytini Ganiyy-i Muhtefî, rahmet bulmak isteyenlerin İlâhî İrâde’ye mutlaka boyun eğerek ef’âllerini/fiillerini Hakk’a vermelerini ve fakr’ı tercih etmelerini söyleyerek bitmektedir. Şüphesiz buradaki fakr, yoksulluk anlamında değil, "El fakrü fahrî" diyen Hz. Peygamber(SAV)’in işâret ettiği gibi hiçbir ârâzın kendisine ait olmadığını idrâk etmiş olan sâlikin nefis ve vehim fakrıdır.

"Hakk kulundan intikāmı yine abdiyle alır,
Bilmeyen ilm-i ledünni, ânı abd etti sanur,
Her işin Hâlık’ı oldur, abd eliyle işlenür,
Sanma ansız bahriyâ âlemde bir çöp debrenür.."


 

IX. Dersin Kıssadan Hissesi


İnsanı açık şirkten korumağa yönelik nefis tezkiyesinden sonra Hakk yolunun yolcusu (sâlik) kendisini bu sefer gizli şirkten de koruyacak olan Merâtib-i Tevhîd'i hiç değilse ilm-el yakîn olarak zevk etmeğe yönelmelidir.


Merâtib-i Tevhîd'in ilk basamağı olan Tevhîd-i Ef'âl'de, sâlikde egemen olan idrâk: asıl fâilin Cenâb-ı Hakk olduğu idrâkidir. Bu idrâke erişen sâlik artık hiçbir fiili kendi fiili olarak görmez ve kendisininmiş gibi görünen fiilleri de Cenâb-ı Hakk'a rücû ettirerek o âna kadar fiillerini kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduğu hafî şirkden O'na sığınır. Bu idrâk sâlike Kader ve Kazâ'ya îmânın temellerini iyice hazmetmesini ve Mükevvenât'a daha bilgece bakmasını sağlar.



 

* * *






[1]Fenâ: Yokluk, hiçlik, kulun fiilini görmemesi hâli. İnsânın zâtının Hakk’ın Zât’ında eriyerek aslına kavuşması. Tevhîd mertebelerinde "Fenâ-i ef’âl, Fenâ-i sıfat ve Fenâ-i zât" urûç (yükselme) makāmlarıdır. Bu makāmlar temkîn değil, telvîn yâni renklenme/boyanma makāmlarıdır. Fenā’nın başı "Seyr-i İllallāh" (Allāh'a doğru seyir) ve sonu "Fenâfillâh" dır (Allāh'da sönme/yok olmadır).

[2]Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, S.102,  Fatih Yayınevi Matbaası, Birinci Baskı, Ekim, 1979'da Ebû Hayyân et-Tevhîdî'nin Mısır 1929 basımlı El-Mukābesât kitabının 89. sayfasına atfen)