10. Ders - Tevhîd-i Sıfat


Nûruna bak Güneş'in! Ne garip bir tecellî!

Sâyesinde bu nûrun, binbir renk mütecellî.


Vâhid
işte böylece halketmekte Kesret'i;

İnşâallāh anlarsın bundaki işâreti!


Esmâ
'nın emsâlidir bu renklerin her biri;

Bu idrâk iledir ki olur mürîdân diri.


Nûr-i Zât
'in remzidir, Güneş, İlm-i Ledün'de;

İrfân'ın mebdeidir bunu idrâk, bugün de.


Sırr-ı Vahdet'
i, mürâd, bu idrâkle fehmeder;

Bu irfânla silinir gönlünden gam ve keder.


Bu Nûr ile nûrlanan eşyâ renk hammalı mı?

Yoksa eşyânın rengi, söyle, kendi malı mı?


Her şey isti'dâdıyla kazanır bu a'râzı;

İsti'dâd nisbetinde olur Esmâ'dan râzı.


Bu evsâf-ı zâhire
, yansıyorken Esmâ'dan,

Öz malın olur mu hiç seni kılsa da handan?


"Lâ mevsûfe illallāh"
Tevhîd-i Sıfat demek;

Sıfatları ifnâya yönelir bütün emek.


Bundan nâşî sendeki sıfatlar Hak'kındır, bil!

Hak'ka ver sıfatını da indinde ol mukbil.


Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Mütecellî: (1) Tecellî eden, görünen, açığa çıkan; (2) Parlak.

Halketmek: Yaratmak.

Mürîdân: Bir mürşide bağlı olan kimseler.

Remz: (1) İşâret, işâretle anlatma, sembol; (2) Gizli ve kapalı bir sûrette söyleme.

İlm-i Ledün
: Allāh’ın sırlarına ait mânevî bilgi, gayb ilmi, keşif, Hakîkat ilmi, bâtın ilmi.

İrfân:
İlâhî bir feyiz olarak Bâtın'ın sırlarını bilme kudreti.

Mebde:
Başlangıç, ilmin ilk kısmı.

Evsâf-ı Zâhire
: Görünen/dış sıfatlar, açık nitelikler.

Handân
: Sevinçli, gülen, güler yüzlü.

Lâ mevsûfe İllAll
āh: Sıfatlanan ancak Allāh’tır, Allāh’tan başka sıfatlanan yoktur. Fenâ mertebelerinin ikincisi.

Tevhîd-i Sıfat:
Sıfatların birliği.

İfnâ:
Yok etme, tüketme.

Nâşî
: Ötürü.

Mukbil:
Kutlu, bahtiyâr, mutlu, ikballi, mesud.


X. DERSİN YORUMU


1-2. Beyitler.

Nûruna bak Güneş'in! Ne garip bir tecellî!

Sâyesinde bu nûrun, binbir renk mütecellî.


Vâhid
işte böylece halketmekte Kesret'i;

İnşâallāh anlarsın bundaki işâreti!



Tevhîd-i Sıfat
, sıfatların birliği demektir ve Tevhîd Mertebeleri’nin ikincisidir. Bu makāmın zevki "Lâ mevsûfe İllAllāh" cümlesi ile ifâde edilir. Bu mertebeyi idrâk etmeye çalışan kişi "Tevhîd-i Ef’âl" de olduğu gibi kendisinde iğreti/emânet/geçici olan bütün sıfatları Hakk’a vererek üzerinden ikinci libâsı da çıkarır ve sıfatlarda fenâ’yı yaşar. Hayat, İlim, İrâde, Kudret, İşitme, Görme, Söz söyleme sıfatları Allāh’a aittir. Ve bu sıfatlar insâna birer ayna olup, bu aynalarda esas sıfatlanan görülecektir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, "Tevhîd-i Sıfat" adlı bu nefesinde sıfatlarda fenâ olmanın nasıl gerçekleşeceğini telkîn ediyor ve bunu yaparken de irfânî dilde çok önemli bir Hakîkati sembolize eden "Güneş"  örneğini bize vererek idrâkimizi uyandırmaya çalışıyor.


Gece ile gündüzü birbirinden ayıran en önemli unsur "Işık"tır. Karanlığın, doğrudan varlığı yoktur. Işık ortadan çekilince boy gösterir karanlık; yâni asıl olan Işık’tır, karanlık ise iğreti ve geçicidir. Geceler insânı gayb/bâtın âlemine, gündüzler ise şehâdet/zâhir âlemine bağlar. Gece Vahdet, gündüz ise Kesret’tir.


Çevremizdeki eşyâyı görebilmemiz/seçebilmemiz/farkedebilmemiz için Güneş’in ışığına ihtiyacımız vardır. Ancak bu ışık ve oluşturduğu renk sâyesinde eşyâları tanır, tanımlar ve birbirinden ayırt edebiliriz. Renk, ışığın ayrılmaz bir parçasıdır. Her bir ışık, kendisini belirleyen bir dalgaboyuna ya da bir frekansa  sâhiptir. Böylece ortaya çeşitli renkler çıkmaktadır. Bu, tıpkı bir prizmayı güneş ışığına doğru tutmaya benzer. Güneş ışığı prizmaya bir yüzeyden girdiğinde, karşı yüzeyde bir gökkuşağı oluşur. Ancak gökkuşağını oluşturan yedi renk, bütün renk spektrumunun (tayfının) sâdece çok küçük bir bölümüdür. Gerçekte her rengin bir çok tonu ve çeşidi vardır. Nesneler ise, gün ışığını oluşturan renkleri, kendi atomik ya da moleküler özelliklerine bağlı  olarak emer ve yansıtırlar. Buna göre gün ışığında yalnızca sarı olarak görünen bir madde üzerine düşen ışığın yalnızca sarı bileşenini yansıtmakta olduğundan sarı renkte görünmektedir. Eğer bir madde, üzerine düşen Güneş ışığının bütün bileşenlerini yansıtırsa o zaman gözümüze beyaz olarak gözükecektir. Bunun aksine gün ışığında üzerine düşen ışığın tümünü emen bir madde de bize siyah olarak görünür.


Bu fiziksel olgulardan yola çıkarak bir benzetim yapacak olursak, Cenâb-ı Hakk'ın Nûr'unu tümüyle yansıtan yâni kendisi bu Nûr'un bütün bileşenlerinin (Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın) tecellîgâhı olan zâta İnsân-ı Kâmil denir ve böyle bir zâta izâfe edilen renk de beyazdır. Kezâ Cenâb-ı Hakk'dan gelen bütün Rahmânî esintileri kabûl etmek de ancak peygamberlere mahsûstur. Bundan dolayıdır ki peygamberlere izâfe edilen renk de siyah olur.


Ganiyy-i Muhtefî de, 1-2. beyitlerde yukarıda sözünü ettiğimiz önemli bir fizikî gerçeğe dikkati çekiyor ve buradan  hareketle "Vâhid’in eşyânın Kesret’inde nasıl zâhir olduğunu" anlatmaya çalışıyor. Daha önce de (1. Ders'in şerhinde) değindiğimiz gibi Kudsî bir hadîste kendini "Gizli Hazîne" olarak nitelendiren Hakk, aynı hadîsin devamında "bilinmeyi arzuladığını" ve bu nedenle de varlığı yarattığını söyler. Bu bilinme arzusu sonucu Ahadiyyet mertebesinden ilk tecellî gerçekleşir. Bu tecellî mertebesi de teolojik olarak Esmâ' ve Sıfatlar mertebesidir. Hakk’ın, mutlaklığından "nüzûl edip"de daha reel ve daha somut düzeylerde tecellî etmesi âlemi ortaya çıkartır. Böylece Hakk'ın Nûr'u da Mükevvenât'a yansıyarak kendisini izhâr eder ve "Bilinen-Bilinebilir" bir tecellîler manzûmesine dönüşür. Hakk’ın Kesret olarak kendini gösterdiği bu mertebeye "Vâhidiyyet" (Bir’lik) mertebesi adı verilir. Ama buradaki birlik; "Kesret’in bir bütünü demek olan Vâhid anlamındadır".

Varlık âlemi maddî nesnelerden (cisimlerden) ve maddî olmayan ya da rûhanî varlıklardan ibârettir. Bu her iki nev’i de Hakk’ın büründüğü tecellî sûretleridir. Bu anlamda her şey, ister maddî isterse rûhanî olsun, kendine mahsûs bir tarzda Hakk’ı ifşâ eder.



3-5. Beyitler:

Esmâ'nın emsâlidir bu renklerin her biri;

Bu idrâk iledir ki olur mürîdân diri.


Nûr-i Zât
'in remzidir, Güneş, İlm-i Ledün'de;

İrfân'ın mebdeidir bunu idrâk, bugün de.


Sırr-ı Vahdet'
i, mürâd, bu idrâkle fehmeder;

Bu irfânla silinir gönlünden gam ve keder.



Nasıl Güneş’in nûrunun sâyesinde eşyâ üzerinde binbir renk görünüyor, ortaya çıkıyorsa, All
āh’ın Zât’ının Nûr’unun da bu âleme vurması/tecellî etmesiyle Esmâ'  kendini varlıkta gösterir. Bu nedenle Ganiyy-i Muhtefî, eşyâdaki renklerin her birinin Esmâ’nın varlıktaki benzeri/eşi/örneği olarak idrâk edilmesi gerektiğini söyler. Ve bu idrâkin/algılamanın da (Hakîkat yolcusunu dirilterek) irfânın başlangıcı olduğunu vurgular. Artık böyle bir kişi, Vahdet’in sırrının fehâmetinin olgunlaşmaya başlamış olmasıyla kaos olarak gördüğü ve çokluğundan sıkıldığı/bunaldığı eşyânın neyi remzettiğini anlamaya başlamıştır. Böylece gönlündeki keder de gitgide yerini huzûra  terkeder.

Ganiyy-i Muhtefî
’nin 4. beyitte "Güneş’i, İlm-i Ledün’de Nûr-i Zât’ın remzi" olarak göstermesinin ne anlama geldiği konusu ise, söz ile değil ancak Kâmil bir Mürşid'in gözetimi altında gerçekleştirilecek Seyr-i Sülûk’la yaşanarak anlaşılacağından/öğrenileceğinden bu konuya girmiyoruz ve "Ârife târif gerekmez" meşhur sözünü hatırlatmakla yetiniyoruz.


6-10. Beyitler:

Bu Nûr ile nûrlanan eşyâ renk hammalı mı?

Yoksa eşyânın rengi, söyle, kendi malı mı?


Her şey isti'dâdıyla kazanır bu a'râzı;

İsti'dâd nisbetinde olur Esmâ'dan râzı.


Bu evsâf-ı zâhire
, yansıyorken Esmâ'dan,

Öz malın olur mu hiç seni kılsa da handan?


"Lâ mevsûfe illallāh"
Tevhîd-i Sıfat demek;

Sıfatları ifnâya yönelir bütün emek.


Bundan nâşî sendeki sıfatlar Hak'kındır, bil!

Hak'ka ver sıfatını da indinde ol mukbil.

Işığın etkisiyle eşyâ üzerinde görünen çeşitli/farklı renklerin, her eşyânın atomik ya da molekül yapısına  bağlı olduğunu daha önce söylemiştik. Başka bir deyişle ifâdeye çalışırsak, her eşyânın renkleri emicilik ve yansıtıcılık oranı/yeteneği nisbetinde, o eşyânın üzerindeki renkler de değişir. Tıpkı bunun gibi Zât’ın Nûr’u ile temasa geçen eşyânın da taşıdığı renkler/sıfatlar o eşyânın kendi öz malı değil, eşyânın ezelî sûretlerini oluşturan A’yân-ı Sâbite’lerinden kaynaklanmaktadır.

Eşyânın birbirinden farklı oluşu, ayrı ayrı varlıklara sâhip olmasından değil, A’yân-ı Sâbite’lerinin farklı oluşundandır. Varlıkta birlik mevcûttur ve çokluk A’yân-ı Sâbite’den ileri gelmektedir. A’yân- Sâbite, varlıkların modelleri ve kalıplarıdır. Esmâ', Tek Olan Varlığın nûrunu A’yân-ı Sâbite üzerine yaymasıyla görünür hâle gelir. İşte bu nedenle Ganiyy-i Muhtefî, 7. nefesinde eşyâ üzerinde bir sıfat (a'râz) olarak gözüken rengin, o eşyânın esmâ’sından yansıdığını söylüyor ve varlığını esmâya borçlu olduğuna işâret ediyor.


Her eşyânın ezelî istîdâdı/yeteneği, o eşyânın bozulmaz/değişmez yönüdür.  Çünkü Hakk, kendini bu tecellîgâhtan izhâr etmekte ve bozulmaz/değişmez "kab"ın ezelî "istîdâdı"na uygun bir biçimde sınırlandırıp kayıt altına almaktadır. Bu yolla Hakk, şuhûdî tecellîsinde sonsuz değişken sûretlere/sıfatlara bürünmektedir. Bu sûretlerin/sıfatların tümü ise Kevnî Âlem’i oluşturmaktadır. Anlaşılan odur ki; âlemde mevcûd her şeyin şimdiki sıfatı onun hakkında ezelde tâyin edilmiş (sâbit kılınmış) olanın nihaî bir sonucu olmaktadır. Yâni; İlâhî İsimler’e uygun olarak Şehâdet Âlemi’nde görünen her sıfat, tecellîgâhın istîdâdına tâbîdir.

Bütün bunlardan sonra Ganiyy-i Muhtefî, 8-9. nefeslerinde insândan gözünü eşyâdan kendisine çevirmesini istemekte ve "Sendeki sıfatlar Hakk’ındır" diyerek, bütün emeğini kendinin sandığı sıfatları "Gerçek Sâhibi"ne iade etmeğe çağırmaktadır. Artık böyle bir idrâki gerçekleştiren kişinin değişmez zikri "Lâ mevsûfe İllAllāh" olmuş, kendisi de Hakk'ın indinde kabûl gören  kullar arasına katılmıştır.


X. Dersin Kıssadan Hissesi

İnsanı açık şirkten korumağa yönelik nefis tezkiyesinden sonra Hakk yolunun yolcusu (sâlik) kendisini bu sefer gizli şirkten de koruyacak olan Merâtib-i Tevhîd'i hiç değilse ilm-el yakîn olarak zevk etmeğe yönelmelidir.

Merâtib-i Tevhîd'in ikinci basamağı olan Tevhîd-i Sıfat'ta, sâlikde egemen olan idrâk asıl mevsûfun Cenâb-ı Hakk olduğudur. Bu idrâke erişen sâlik artık hiçbir sıfatı kendi sıfatı olarak görmez ve kendisininmiş gibi görünen sıfatları da Cenâb-ı Hakk'a rücû ettirerek o âna kadar sıfatlarını kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduğu hafî şirkden O'na sığınır. Bu idrâk sâlike Mükevvenât'a daha sâkin, daha temkinli ve daha rahmânî bir nazarla bakmasını sağlar.

 



* * *