12. Ders - "Tevhîd-i Zât" Mertebesini Zevk Eden Dervişin Ahvâlini Beyân Eder
Bana "Şeyh'dir" demişler. Vallāh kuyruklu yalan!
Eyâ mürîd, aldanma! Şeyhliğim yok! Ben hiçim!
Nûr'unun lem'asıdır, Rab'bimden bana kalan!
Eyâ mürîd, aldanma! Bilâ vücûd bir hiçim!
Ne bir dergâhım vardır, ne de âyin yaparım.
Eyâ mürîd, aldanma! Mülküm de yok! Ben hiçim!
Gönül'dür bana dergâh, tecellîsi tek kârım.
Eyâ mürîd, aldanma! Âsârım yok! Ben hiçim!
Bizde teşhis ettiğin: Kaynak'dan gelen Himmet!
Aynalardan akseden sûret misâli hiçim!
Fakîr mahzâ bir kulum; gösteremem kerâmet.
Eyâ mürîd, aldanma! Ef'alim yok! Ben hiçim!
Hükmederse hayâle "Ganiyy" denen Tecellî,
Eyâ mürîd, aldanma! Sıfâtım yok! Ben hiçim!
Olmakta hüviyyetim ancak ârife celî.
Zâhirim: Rab'bın mekri; zâtım da yok! Ben hiçim!
Nasıl hiçtir bu, hayret, âlem meknûz fakîrde!
Kanma parıltısına! Varlığım yok; ben hiçim!
Hiçliğim de hamdım da müsellemdir Tekbîr'de!
İdrâk et mürîd! Fakîr, Kenz-i Mahfî'de hiçim!
Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:
Eyâ: "Ey, hey!" mânâsına gelen ve Arapça kelime ve terkiplere giren nidâ edâtıdır.
Lem’a: Parıltı, parlayış.
Bilâ: -siz, -sız. Bilâ vücûd: varlıksız.
Kâr: Kazanç.
Âsâr: Eserler, izler, nişânlar, alâmetler.
Himmet: (1) Gayret, emek, çalışma; (2) Manevî güç/yardım.
Mahzâ: (1) Ancak, yalnız, tek; (2) Hâlis, katkısız, sâde.
Celî: Açık, meydanda, belli.
Mekr: Hiyle, tuzak.
Meknûz: Gömülü, hazînede saklı.
Müsellem: (1) Teslim edilmiş, verilmiş; (2) Su götürmez, doğruluğu, gerçekliği herkesce kabûl edilmiş olan.
Tekbîr: "Allahu Ekber" yâni "Allāh en büyüktür" demek.
Kenz-i Mahfî: Gizli Hazîne yâni Cenâb-ı Hakk’ın Mutlak Gayb ya da Amâ’ denilen mertebedeki hâli.
XII. DERSİN YORUMU
1-4. Beyitler:
Bana "Şeyh'dir" demişler. Vallāh kuyruklu yalan!
Eyâ mürîd, aldanma! Şeyhliğim yok! Ben hiçim!
Nûr'unun lem'asıdır, Rab'bimden bana kalan!
Eyâ mürîd, aldanma! Bilâ vücûd bir hiçim!
Ne bir dergâhım vardır, ne de âyin yaparım.
Eyâ mürîd, aldanma! Mülküm de yok! Ben hiçim!
Gönül'dür bana dergâh, tecellîsi tek kârım.
Eyâ mürîd, aldanma! Âsârım yok! Ben hiçim!
Tevhîd-i Ef’âl ile başlayan Fenâ Mertebeleri, sırasıyla Tevhîd-i Sıfat ile devam eder ve Tevhîd-i Zât ile sona erer. Bu mertebeleri hakkıyla idrâk eden kişi fiillerini, sıfatlarını ve zâtını Hakk’a vererek "Ölmeden önce ölünüz" hadîsinin sırrını zevketmiş ve Hiçlik idrâkinin ne olduğu hakkında bir izlenim elde etmiştir. Bir anlamda o, bir çeşit Kıyâmet yaşamış, Haşr'ın ve Neşr'in tadını daha bu âlemde almıştır. Tevhîd-i Ef’âl, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât aynı zamanda tenzîh yâni a'râzdan soyunma makāmlarıdır. Bu makāmda olan kişiler "Lâ mevcûde illâ Hû" zevkinin "hayret" sarhoşluğunda kendilerinden geçmiş (istiğrak), mānevî bir okyanus/ummân içerisinde damla misâli kaybolmuşlardır.
Şüphe yok ki Ganiyy-i Muhtefî de Tevhîd-i Zât'ı zevk etmiş bir "Merd-i Hakk" olarak bu nefesi ile bize geçirdiği/yaşadığı hâlin yansımalarını/hâtıralarını aktarırken, bir yerde de bu idrâkin uyanışını gerçekleştiren dervişlerin portresini çizmektedir. Zâten tüm beyitlerin ortak bitiş kelimesini oluşturan ve Fenâ'ya işâret eden Hiçlik kavramı da bize bu konuda yeterli ışık tutmaktadır. Bir başka ortak uyarı cümlesi ise yine bütün beyitler boyunca kendini gösteren ancak gerçek bir mürebbie ait olan:"Eyâ mürîd, aldanma!" îkazıdır.
Ganiyy-i Muhtefî , 1. beyitte kendisinin Şeyh olmadığını söylemekte ve bu konuda ihvânını uyarmaktadır. Çünkü o, tarikatlerin birer İlm-i Ledün okulu olması gerekirken, taklîden icrâ edilen hurde-i tarîk1’e dönmesinden ve Şeyh’liğin ise ma’nâ ve muhtevâsından âdetâ tecerrüt ederek (soyunarak/sıyrılarak), çoğunlukla babadan oğula intikāl eden bir hânedanlığa dönüşerek bir ruhban sınıfı derekesine düşürülmesinden son derece rahatsızdır. Çünkü tarîkatlarda hurde-i tarîk’in ön plana geçmesiyle taklîdin hükümranlığı başlamış; ve bu da tahkîkin üzerini örtmüştür. Bu nedenle Ganiyy-i Muhtefî, kendisini şeyh yerine daha çok Mürebbi' (Eğitici bir Önder) olarak tavsif etmektedir.
2. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, görünen varlığının yokluk/fenâ bulduğunu ve bunun akabinde Rabb’inden kendisine kalanın yalnızca O’nun Nûr’unun parıltısı olduğunu beyân etmektedir.
3. beyit bir kez daha Ganiyy-i Muhtefî’nin taklîde değil, İlm-i Ledün’e hizmet eden tahkîk ehli bir mürebbi' olduğunun izlerini taşımakta ve bütün bunlar "Ne dergâhım vardır, ne de âyin yâni merâsim/tören yaparım" tavrıyla açıklanmaktadır. Bu tavır bize, başka nefeslerinden, Turûk-i Aliyye’den Halvetî Tarîki’nin Uşşâkiyye kolunun Kâmil bir Mürebbii olduğunu çıkardığımız Ganiyy-i Muhtefî’nin "örtülü/saklı" bir başka yönünü göstermektedir. O da şudur: Kendisi her ne kadar Uşşakî bir tarîke müntesib olsa da Hamzavî-Melâmî bir karaktere/zevke/neşeye sâhiptir. Çünkü zâhirî şatafatı ön plânda tutan hurde-i tarîke karşı ilk tepki Melâmiler’den gelmiş ve bu tepki Hamzavî- Melâmî geleneğinde doruğa ulaşmıştır. Biz aynı tavrı yakın dönemde yaşamış bir başka Türk sûfîsi olan Kuşadalı İbrahim Halvetî (öl.1845)’de de görmekteyiz. Tekkesi yandığı zaman şöyle söylemiştir: "Elhamdülillâh, merâsimden kurtulduk!". Ganiyy-i Muhtefî Nefesler'inde "Meşâyih-i Rüsûm" (Resmî Şeyhler) başlıklı nefesinde ise bütün bu konulardaki neş'esini
Taklîden şeyh olanın ilmi, fehmi kısadır Saparsa taklîdinden, umûru nâkısadır.
Salınır havf-u rec, kabz-u bast arasında; Mekân tutmaz temkinin, sükûnun ortasında.
Kendi nefsi hakkında hep beklenti üzredir; Hâtifden emir bekler ki vukuu pek nâdir.
Noksanlığından nâşî ümîdidir kerâmât; Teshîr eder kendini kutbiyyet ve makāmât.
Ya câhilin tekidir örf, erkânı reddeder; Ya da koyu şekilci, verir ihvâna keder.
Havf-u recâdan rücu' ederse vesveseye İfnâ eder feyzini, muhtâc olur vasîye.
Muallâkda kalırsa, umûru olur heder; Avâmîleşir tavrı, rütbesinden kaybeder.
Meşâyih-i rüsûma, mutlak, intisâb gerek; Böylece ifnâ olur vehim denen engerek.
Vehmi zabt-u rabt eden İnsân-ı Kâmil'dir, bil! O'na intisâb ile meşâyih olur mukbil.
Ey meşâyih-i rüsûm! Olun ehl-i tevâzu! Böyle bir Zât'ı bulup feyz alın kuzu kuzu.
Sizleri kurtaracak zikir değil, Ma'rifet! İnsân-ı Kâmil ile bulacaksınız rif'at.
Sizler gene şeyhliğin gereğini yapınız. İhvânınıza karşı kapanmasın kapınız.
Ama İnsân-ı Kâmil feyzin menba'ı olsun! Kalmayın, ihvân ve siz, onun feyzinden yoksun!
şeklinde ortaya koymaktadır.
4. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, gerçek dergâhın insânın gönlü olduğunu ve bu gönülde vuku bulan tecellînin dışında hiçbir nişânının/izinin bulunmadığını söylüyor. Bu sözler de 3. beyitte olduğu gibi yine Melâmî-Uşşakî bir zevke kaynaklık yapmaktadır. Bir başka nefeste bu sırlı hâl şöyle açıklanır:
"Melâmet neş’esinde Uşşakî erleriyiz; Tarîk-i nâzeniynin örtülü gülleriyiz.
.........
Ne kadar çile varsa cemiyette çekeriz; Sırlıyız; göremezsin zâhirde bizden bir iz.
Çekmiyor ilgimizi kerâmât-u mu’cizât; Hâlimiz mahzâ kulluk; bâtını: Tevhîd-i Zât."
İnsan gönlünün dergâh olarak nitelendirilmesine gelince bu düşünce bir çok ehl-i tahkik tarafından seslendirilmiş daha da ilerisi insânın gönlü Gönül Kâbesi olarak düşünülerek Beytullāh ile özdeşleştirilmiştir. Mevlâna Celâlettin de bir rubâîsinde bu gerçeği şöyle ölümsüzleştirir: "Kâbe, Âzer oğlu İbrahim’in yaptığı bir binâdır, insânın gönlü ise Yaratıcı’nın vücûd verdiği gerçek Beytullāh’tır." Bu tesbitler, Hz. Peygamber (SAV)’in "Ey insânlar! Kanlarınız, mallarınız, haysiyet ve şerefleriniz, Rabbinizle buluşacağınız güne kadar, bu mahalde (: Mekke), bu ayda (: Zilhicce) bu günün mukaddes olması gibi mukaddes ve mükerremdir"2 hadîsiyle ve Allāh’ın "yerlere göklere sığmam, fakat bana inanan kulumun kalbine sığarım" kudsî hadîsine dayandırılmaktadır. Bu beytin şerhini Yunus Emre’ye ait bir başka beyitle noktalayalım:
Aşk imâmdır bize, gönül cemaat,
Kıblemiz dost yüzüdür, dâim salât.
5-10. Beyitler:
Bizde teşhis ettiğin: Kaynak'dan gelen Himmet!
Aynalardan akseden sûret misâli hiçim!
Fakîr mahzâ bir kulum; gösteremem kerâmet.
Eyâ mürîd, aldanma! Ef'alim yok! Ben hiçim!
Hükmederse hayâle "Ganiyy" denen Tecellî,
Eyâ mürîd, aldanma! Sıfâtım yok! Ben hiçim!
Olmakta hüviyyetim ancak ârife celî.
Zâhirim: Rab'bın mekri; zâtım da yok! Ben hiçim!
Nasıl hiçtir bu, hayret, âlem meknûz fakîrde!
Kanma parıltısına! Varlığım yok; ben hiçim!
Hiçliğim de hamdım da müsellemdir Tekbîr'de!
İdrâk et mürîd! Fakîr, Kenz-i Mahfî'de hiçim!
Ganiyy-i Muhtefî, 5. beyitte kendisinin aynalarda yansıyan bir sûret misâli bir hiç olduğunu bir kez daha hatırlatıyor ve ihvânın görebildiği/görebileceği tek şeyin Cenâb-ı Hakk’tan kendisine yansıyan manevî bir bereket/güç/yardım olduğunu söylüyor. 6. beyitte ise saf kulluk yönünü vurgulayarak fenâ hâlinin başka bir deyişle fakr hâlinin bir sonucu olarak kendisinden kerâmet ortaya çıkmayacağını ilâve ediyor.
Şüphesiz burada anlatılan fakîrlik Fenâ Fillâh'a işâret etmekte, kişinin kendinde gördüğü her şeyi, kendine değil, Allāh’a ait ve Allāh tarafından bilmesi ve bu bilinci bir yaşam tarzı hâline getirmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda bulunan kişi, kendinde dünyevî ve uhrevî bir varlık görmez ve sanki kendisine "Bu mülk kimindir?" sorusu sorulmuş gibi sessizliğini/hiçliğini ikrâr eder. Aynı zamanda bu şekildeki fakîrlik Hz. Peygamber tarafından "El fakrü fahrî" yâni "Yoksulluğum iftihârımdır" hadîsi ile övülmüştür.
Kerâmet konusunda gelince, bu tavır da Ganiyy-i Muhtefî’nin kâmil bir mürebbi' oluşunun en önemli kanıtlarından birisidir. Çünkü gerçek mürebbîler kerâmet ve mu’cizât peşinden koşmaz, bunları kendilerine de izâfe etmez ve ettirmezler. Çünkü onların işleri kerâmet ve mu’cizâtla değil ilimledir. Onların tavrı ancak Hazret-i Peygamber'in "Ene beşerün" (Ben ancak bir beşerim) edebi olabilir. Tasavvufî literatürde kerâmet Evliyânın hayzı olarak tanımlanır. Kâmil insânlar kerâmetten ve mu’cizâttan kaçınırlar ve bunu kulluğu unutturan bir gösteriş olarak kabûl ederler. Çünkü kerâmetin zuhûru bir dâvâ sâhibi olmayı gerektirir. Hâlbuki kâmiller dâvâ sâhibi değillerdir. Kendilerinden, kendi ihtiyarlarının dışında Cenâb-ı Hakk’ın lûtf-u keremi ile bir kerâmet zuhur eder de bunun farkına varırlarsa tövbe-i istiğfar ederler ve boy abdesti alırlar. Kâmil mürebbi'ler için kerâmet ancak; tâliblerin yeteneklerini keşfetmeleri ve pas tutmuş olan kalplerini altına, kapkara nefislerini de Rûh’a dönüştürmeleri olabilir.
Ganiyy-i Muhtefî, 7. beyitte Ganiyy-i Muhtefî sûretinde insânın hayâline hükmeden "Ganiyy" tecellîsine, bakıp da aldanılmaması ve bu sûrete bir varlık atfedilmemesi gerektiğini îkaz etmekte ve iğreti/geçici/emanet/âriyet olan bu sûretin kendisine ait olmadığını, kendisinin ancak bir hiç olduğunu beyân etmektedir. 8. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî zâhirinin, aslında, Rabb’ın bir tuzağı olduğunu, gerçekte zâtının da bulunmadığını ama hüviyyetinin irfân sâhibi, mârifete kavuşmuş, bilgili kimseler için apaçık olduğunu söylemektedir.
9-10. beyitler Tevhîd-i Zât'ı zevk etmiş ve Fenâfillāh'a ulaşmış bir insânın başdöndürücü hayretini dile getirmekte ve yaşanmış bu hâli kelime kalıplarına Ganiyy-i Muhtefî ancak bu kadar sığdırabilmekte/dökebilmektedir. Öyle bir hiçlik ki, hem bütün Mükevvenât'ın içinde dürüldüğünü hissedeceksin, hem de varlığının olmadığını idrâk edeceksin. İşte bu hiçlik, Kenz-i Mahfî'de yâni "Ahadiyyet mertebesinde gizli bir hazîne olarak bulunan Cenâb-ı Hakk’ın ebediyyen bilinemeyecek Zât’ında (Amâ' hâlinde) olan bir hiçliktir." Böyle bir makāmı idrâk eden kişinin söyleyecek tek sözü vardır: O da; Allāh’ın yüceliğini, büyüklüğünü, eşsizliğini dile getirmeyi ifâde eden Tekbîr yâni "Allāh en büyüktür" sözüdür. Çünkü insanoğlunun bilgi dağarcığında Yaratıcı Kudret’i hakkıyla vasfedecek başka bir kelime mevcûd değildir. Hz. Peygamber (SAV) bile bir yakarışında şunu itiraf etmiştir: "Sen ancak kendini senâ ettiğin gibisin".
XII. Dersin Kıssadan Hissesi
Tevhîd-i Zât mertebesini zevk eden dervişin ahvâlini beyân eden bu derste bu mertebenin bâlâsına çıkmış bir kimsenin sarhoşluğuna tanık olmaktayız. Ganiyy-i Muhtefî bu nefesinde bu mertebenin kendisine bahşettiği cezbeyi gâyet açık bir şekilde yansıtmakta ve fiiller ve sıfatlar yönünden olduğu kadar kimliği yönünden de hiçbir dâvâsı kalmamış olduğuna dikkati çekmektedir. Hiçliğinin yâni fakrının idrâkinin kendisini niçin zengin ve Ganiyy kılmakta olduğunu da bu münâsebetle anlıyoruz.
* * *
|
|
|
|