Kim ki Tevhîdi Zât'ı bir kere eder idrâk,
Bu avâlim kendine artık olamaz zerrâk.
"Lâ mevcûde illâ Hû" mazharı olan bir er,
Tevhîd-i Zât'ın dahi Sırrü-s Sır'rına erer.
"Ka'b-ı Kavseyn"de uruc kavsı böyle tam olur;
Mürîd nereye dönse orada Hak'kı bulur.
Tevhîd-i Zât idrâki, bil ki iki türlüdür;
Her türünden füyûzat akmakta güldür güldür.
Birinde kalben tadar Vahdet'in ezvâkını;
Diğeriyse Mi'râc'dır: şeksiz tanır Hak'kını.
Bu makāmda a'râz da zâtlar da Hak'kın ancak;
Aslen hiç olan mürîd burada Hayy olacak.
Âb-ı Hayât işte bu! Ölümsüz, içen bundan!
Bu makāmdan dönenler artık handân, câvidan.
Ne mutlu, tamâm oldu "Fenâ Mertebeleri"!
"Bekābillâh"a koşar artık Allāh'ın eri.
Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:
Avâlim: Alemler, varlıklar.
Zerrâk: İki yüzlü, aldatıcı.
Sırrü-s Sırr: Allāh tarafından bilenen gerçeklerin özü.
Ka’b-ı Kavseyn: (1) Hz. Peygamber’in Mi’râc gecesi Allāh’a çok yaklaştığını anlatan bir ifâde. Bu terim Necm Sûresi’nin 9. âyetindeki "fekâne kābe kavseyni ev ednâ" (İki yay kadar, yahut daha yakın oldu) ifâdelerinden alınmıştır; (2) Hakk ile bir olma, Hakk’a kavuşma.
Uruc: Yukarı çıkma, yükselme, ağma.
Kavs: Yay.
Füyûzat: Manevî ilim, irfân.
Güldür güldür: Bol, fazla.
Ezvâk: Tatlar, zevkler, neşeler, hazlar, lezzetler.
Âb-ı Hayat: İçeni ölümsüz kılan su.
Handan: Gülen, sevinçli.
Câvidan: Dâimî kalacak olan, sonrasız, ebedî.
Bekābillâh: Hakk’ın varlığıyla var olmak.
XIII. DERSİN YORUMU:
1-3. Beyitler:
Kim ki Tevhîdi Zât'ı bir kere eder idrâk,
Bu avâlim kendine artık olamaz zerrâk.
"Lâ mevcûde illâ Hû" mazharı olan bir er,
Tevhîd-i Zât'ın dahi Sırrü-s Sır'rına erer.
"Ka'b-ı Kavseyn"de uruc kavsı böyle tam olur;
Mürîd nereye dönse orada Hak'kı bulur.
Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi Tevhîd-i Zât mertebesi Fenâ mertebelerinin sonuncusudur ve buraya gelen kişi ölmeden evvel ölmenin zevkine varmış, kendi mülkü zannettiği ef’âl, sıfat ve zât’ı Hakk’a teslim ederek "Hiç" olduğunu anlamıştır. Tevhîd-i Zât, nefsâniyetin bittiği rûhaniyyetin başladığı, kesâfetin yerini letâfete bıraktığı bir makāmdır. Ve bu makām; Hz. Peygamber’in (SAV): "Hepiniz uykudasınız, ölünce uyanacaksınız" dediği yâni uykunun/rüyânın sona erip uyanıklığın devreye girdiği bir makāmdır. İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1-2. beyitlerde, sözünü ettiğimiz bu uyanıklığa dikkatimizi çekiyor ve Tevhîd-i Zât'ı bir kere idrâk eden kişi için varlığın perdeleyici/aldatıcı/ ikiyüzlü görüntüsünün kaybolduğunu, onun yerini artık "O’ndan başka hiçbir varlık yoktur" zevkinin aldığını söylüyor.
3. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, irfânî literatürde önemli bir metafor olarak kullanılan Kavis örneğini veriyor ve Uruc Kavsı/YükselişYayı'nın Kābe Kavseyn'de bir anlamda "Fenâ-i Zât"ta tamam olduğunu bildiriyor. Böylece hakîkat yolculuğunun bu ilk kavsi bitirilmiş, bunu gerçekleştiren kişi de nereye dönerse dönsün "Lâ/yokluk/Hiçlik/Fenâ" aynasında Hakk'ı teşhis ve idrâk edenlerden olmuştur.
Kābe Kavseyn, ok atılırken yayın elle tutulan ortasıyla, sağlı sollu iki ucu arasındaki mesafeyi ifâde eden bir terkipdir. Bu terim, Necm Suresi’nin 8-9. âyetlerinde geçen "Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ" (iki yay aralığı kadar, yahut daha yakın oldu) ifâdelerinden alınmıştır ve, sufî terminolojide, Mi’râc olayında Allāh ile Peygamberimiz arasındaki yakınlığın delili olarak kullanılmaktadır.
4-8. Beyitler:
Tevhîd-i Zât idrâki, bil ki iki türlüdür;
Her türünden füyûzat akmakta güldür güldür.
Birinde kalben tadar Vahdet'in ezvâkını;
Diğeriyse Mi'râc'dır: şeksiz tanır Hak'kını.
Bu makāmda a'râz da zâtlar da Hak'kın ancak;
Aslen hiç olan mürîd burada Hayy olacak.
Âb-ı Hayât işte bu! Ölümsüz, içen bundan!
Bu makāmdan dönenler artık handân, câvidan.
Ne mutlu, tamâm oldu "Fenâ Mertebeleri"!
"Bekābillâh"a koşar artık Allāh'ın eri.
Ganiyy-i Muhtefî, 4-5. beyitlerde Tevhîd-i Zât'ı algılamanın/zevk etmenin iki yolu olduğunu belirtmekte ve bunlardan birini "Tevhîd’in neşesini kalben, yâni ilme-l yâkîn olarak kendi cehdi ve iktisâbıyla tatmak", diğerini ise "kulun,cehdinden ve iktisâbından bağımsız olarak Cenâb-ı Hakk’ın hûzuruna dâvet ve kabûl edilmesi" demek olan Mi’râc olayı olarak açıklamaktadır. Daha sonra da Tevhîd’i Zât'ı idrâkin; ister nefse ve cehle karşı cihâdla , isterse manevî bir şölen tecrübesi ile (yâni Mi'râc aracılığıyla) Hakk’ı ânî bir tanıma mazharı" ile gerçekleşsin, bu yolların her ikisinden de tâliblere kesilmeyen, gürül gürül akan bir hakîkat ve mârifet ilminin bulunduğunu ilâve etmektedir.
6-7. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, bu ilmi bir Âb-ı Hayat’a yâni içeni ölümsüz kılan bir suya benzetmekte ve bu zevki tadanların Cenâb-ı Hakk'ın Hayy isminin mazharı olarak artık ebedî sürecek bir mutluluğa/sevince kavuştuklarını müjdelemektedir. Çünkü onlar birinci sûr’un üflenmesi ile Tevhîd-i Zât'ta fenâ bulmuş, kıyâmeti yaşamış, ölümü tatmışlardı. Şimdi ise onlar için yeni bir hayat başlamakta, Hakk bu cesetlere Hayy isminin hürmetine dirilik bahşetmektedir. Böylece Fenâ Mertebeleri tamam olmuş, ikinci sûr’la birlikte Bekā Mertebeleri başlamıştır. Aynı zamanda bu mertebeler ikinci kavis olan Nuzûl/İniş Kavsi'ne işâret etmektedir.
XIII. Dersin Kıssadan Hissesi
Tevhîd-i Zât neş'esini zevk ve hazm eden biri için artık bu Mükevvenât'ın insanoğluna mekri (hiylesi) kalmaz. Nereye dönse muhâtabı Hakk'dır. Her ân Hakk'ın huzûrunda bulunmanın kendisine bahşettiği Üstün Edeb'le hareket eder.
* * *