14. Ders - Makām-ı Cem


Cem
'e vâsıl olanın garip olur ahvâli;

Hak'dır burada zâhir; halksa bulur zevâli.


Hak
'kın Zât'ıyla, mürîd, giyinmekte bir libâs;

Beşeriyyeti olur zâhirî bir iktibâs.


Cem
makāmında mürîd Hak'kın Zât'ıyla mevcûd;

Bu idrâk ile Hak'ka Hak ile eder sücûd.


Hak
ile Hak olmuştur; edilmez artık tadlîl;

Ârif için ahvâli yalnızca Hak'ka delîl.


Sır
'rıyla parıldayan apâşikâr bir mâhdır;

"Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullāh"dır.


Bu makāmda mürîde cümle halk bâtın olur;

Nereye dönersen dön, eşyâ mir'âtın olur.


Bütün zâhirî esbâb ifnâ olur gözünde;

Sebebü-l Esbâb ile fâil olur ve zinde.


Hiç bir çile, meşakkat döndürmez O'nu Hak'dan;

Helâl eder hakkını herkese, bil ki, sıdkan.


Hak
'kın Kelime'sidir; evsâfı Rûhullāh'dır;

Eğer temyîz edersen, ne emîn bir penâhdır!


Bu makāmda çözülür İsâ'nın tüm esrârı;

Olur zîrâ, Sırrü-s Sır, Rûh'un aslî makarrı.


Nasıl olursa namaz mü'minlerin Mi'râcı,

Oruç da bu makāmın remzidir ve sirâcı.


Mahzâ Rahmet olmakta Cem'i zevk eden mürîd;

Kılmaktadır bu makām İnsân'ı aslî, ferîd.



Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Makām-ı Cem: Tevhîd Mertebeleri’nin dördüncüsü ve Bekā Mertebeleri’nin ilkidir.

Zevâl: (1) Yerinden ayrılıp gitme; (2) Sona erme, yok olma; (3) Güneş’in  batımına yaklaşması.

Mürîd:
Bir mürşide bağlı olan kimse.

Libâs:
Elbise.

Beşeriyyet:
Beşer olma niteliklerinin tümü.

İktibâs
: Ödünç alma.

Sücûd
: Secde etme.

Tadlîl:
Doğru yoldan çıkarma, azdırma, ayartma.

Delîl:
(1) Yol gösteren, kılavuz; (2) Şâhit, belge, tanık.

Mâh
: Ay.

Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullah:
"Nereye dönerseniz dönün, Allāh’ın yüzü  oradadır" (Bakara/115)

Esbâb:
Sebepler.

İfnâ
: Yok olma, kaybolma.

Sebebü-l Esbâb:
(1) Sebeplerin sebebi; (2) Allāh.

Zinde
: (1) Diri, yaşayan, canlı; (2) Dinç, sağlam, güçlü, kuvvetli.

Meşakkat:
Zorluk.

Sıdkan:
Doğrulukla, içtenlikle, gönül hoşluğu ile, samimiyetle, hâlis niyetle, yürek temizliği ile.

Kelime:
(1) İnsân-ı Kâmil, bir bütün olarak İlâhî kemâli kendi varlığında gerçekleştiren insân; (2) Bütün peygamberlerin ve velîlerin hakîkatlerine özellikle Hz. Peygamber’in hakîkatine (Hakîkat-ı Muhammediye) "kelime" denir; (3) Allāh’ın "Kün/Ol" emrine işârettir. Allāh, bir şeye "Kün/Ol" deyince o şey olur. İşte buradaki "Kün/Ol" kelimesi yaratma vasıtasıdır; (4) Külli irâdenin sûreti ve yaratma aracı olan "kün".

Rûhullah
: Allāh’ın rûhu. Cenâb-ı Hakk Kur'ân'da: "Muhakkak ki Biz emâneti göklere, arza ve dağlara sunduk. Onu yüklenmekden kaçındılar. Onu insân yüklendi..." (Azhâb/72), ve "Onu   (Âdem'i) bir sûretle sûretlendirip de içine Rûh'umdan üfürdüğümde derhâl ona secde edin!" (Sâd/72) demektedir. Buna göre insânın kabûl ettiği emânet Allāh'ın Rûh'undan başka bir şey değildir. Allāh'ın Rûh'u bütün Mükevvenât'ta yalnızca insânda bulunmaktadır. Bunun içindir ki insân Eşrefü-l Mahlûkāt'tır (Yaratılmışların en şereflisidir). Ancak beşer düzeyindeki insân taşımakta olduğu bu İlâhî Emânet'in idrâkinde değildir. Bu idrâk ancak nefsini tezkiye ederek açık şirklerden arınan ve korunan ve akabinde de Tevhîd Mertebelerini yaşayarak gizli şirklerden  arınan ve korunan İnsân-ı Kâmiller'de yeşermektedir. İşte yüklendiği İlâhî Emânet'in mâhiyetinin, kadrinin ve sorumluluğunun bilincini kazanmış olan bu kâmil Ârifler'e Rûhullāh denir.

Penâh
: Sığınacak yer.

Makarr
: Karar edilen, durulan yer, merkez.

Sirâc
: Işık, kandil, mum.

Ferîd:
Tek, eşsiz, eşi olmayan, kıyas kabul etmez, üstün, ölçüsüz.


XIV. DERSİN YORUMU


1-5. beyitler:

Cem'e vâsıl olanın garip olur ahvâli;

Hak'dır burada zâhir; halksa bulur zevâli.


Hak
'kın Zât'ıyla, mürîd, giyinmekte bir libâs;

Beşeriyyeti olur zâhirî bir iktibâs.


Cem
makāmında mürîd Hak'kın Zât'ıyla mevcûd;

Bu idrâk ile Hak'ka Hak ile eder sücûd.


Hak
ile Hak olmuştur; edilmez artık tadlîl;

Ârif için ahvâli yalnızca Hak'ka delîl.


Sır
'rıyla parıldayan apâşikâr bir mâhdır;

"Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullāh"dır.



Tevhîd Mertebeleri’nin dördüncüsü Cem Makāmı’dır ve aynı zamanda bu makām "Bekā Mertebeleri"nin de başlangıcıdır. Bekā, ölümsüzlük demektir ve Allāh’ın El- Bâkî yâni "Her şeyin sonu gelip çattığında var olmaya devâm eden yegâne Zât" ismine işâret eder. Bekābillâh ise nefsiyle ölü, Hakk ile diri olmak demektir. Çünkü ölmeden önce ölmek sûretiyle bu makāma gelmiş olan kişiye İkinci Sûr'un üflenilmesi ile Hayy/Hayat bahşedilmiş, 'dan illâ'ya geçilmiştir. Artık Allāh’a seyir bitmiş, Allāh'dan ve Allāh ile seyir başlamıştır.Bu makāmda Hakk zâhir, halk bâtın olmuştur. Bu makāma Hz. Peygamber (SAV)’in: "Kulunun lisânından söyleyen, işiten ve şükreden Allāh’tır" hadîsi delil olarak gösterilir.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitten itibâren Cem Makāmı'nı anlatmaya başlamakta ve bu makāma ulaşan kişinin  durumunun şaşılacak, bambaşka özellikler sergilediğini söylemektedir. Şüphesiz garip sözcüğü ile ifâde edilen bu durumu dışarıdan bakan bir göz olarak anlamamız mümkün değildir. Vurgulanan tek şey vardır o da: Bu makāmda Hakk’ın zâhir; halkın ise bâtın olduğu gerçeğidir. Acaba bu ne anlama gelmektedir?

Bu sorunun cevabı Ganiyy-i Muhtefî tarafından 2. beyitte açıklanmaktadır. Hakîkate talip olan kişi Fenâ Mertebeleri'nde de anlatıldığı gibi fiillerinden, sıfatlarından ve zâtından  soyunmuş ve çıplak  olarak bu makāma gelmişti. Şimdi ise Hakk, Zât’ıyla bu kişiye yeni bir elbise/libâs vermiştir ve böylelikle bu kişinin beşeriyeti, insanî yönü yalnızca iğreti bir görüntüye dönüşmüştür. Daha net bir ifâde ile kul, "Hakk’ın rengine" (Sıbgatullāh'a) bürünmüştür. Bu mertebede kuldan söyleyen Hakk’tır.


3. beyitte
Ganiyy-i Muhtefî; nefsiyle değil, Hakk’ın Zâtı ile var olan hakîkat yolcusunun, bu gerçeği idrâk etmesiyle Hakk’a Hakk ile secde ettiğini  anlatmaktadır. Tevhîd-i Zât’a kadar yâni Uruc Kavsi boyunca kişi  daha yolun başında olduğundan her işin, her sıfatın ve her varlığın Hakk’tan ayrı olduğunun zannı içerisindeydi. Ama sonradan Nüzûl/İniş Kavsi’nin başlangıcını teşkil eden Cem Makāmı’nda  "Hayy nefesinin" etkisiyle kendisinde uyanmaya başlayan yeni bir akıl (Akl-ı Meâd) ile her şeyin Hakk’ın Zât’ı ile kāim olduğunu, Hakk’tan gelip Hakk’a gittiğini ve hattâ kendi Zât’ının Hakk’ın Zât’ından farklı olmadığını idrâk etmiştir . İşte bu makāmda kişinin secdesi artık "Hakk’tan Hakk’a" dönüşmüştür. Çünkü burada yalnız Hakk vardır; secde eden  de, edilen de aynı hakîkatte toplanmışlardır. Bu tıpkı Güneş’in tam tepede olup, gölgeyi yok ettiği an veyâ saat on ikiyi gösterdiğinde "akreple yelkovanın birbiri üzerinde olduğu için görünenin yelkovan mı, yoksa akrep mi" olduğunun anlaşılamaması gibidir. Halk, Hakk’ın bâtınında kaybolmuştur. Kâbe’nin içinde her yer kıbledir.

4. beyitte
ise Ganiyy-i Muhtefî , "Hakk ile Hakk olan" kişinin artık hâlinin değiştirilemeyeceğini vurgulayarak, irfân sâhibi olan kişiden açığa çıkan özelliklerin yalnızca Hakk’ı gösterip, belgelediğini, O’nu işâret ettiğini ilâve etmektedir. O, bu durumu ile Hakk’ın Güneşi'ni yansıtan bir Ay olmuştur. Bu nedenle nereye dönerse dönsün, Onun nûrlu yüzünde/vechinde hep Hakk'ın Nûru görünmektedir. O; doğusuyla-batısıyla, zâhiriyle-bâtınıyla, rûhuyla-bedeniyle Hakk'ı izhâr etmektedir.


6-12. Beyitler:

Bu makāmda mürîde cümle halk bâtın olur;

Nereye dönersen dön, eşyâ mir'âtın olur.


Bütün zâhirî esbâb ifnâ olur gözünde;

Sebebü-l Esbâb ile fâil olur ve zinde.


Hiç bir çile, meşakkat döndürmez O'nu Hak'dan;

Helâl eder hakkını herkese, bil ki, sıdkan.


Hak
'kın Kelime'sidir; evsâfı Rûhullāh'dır;

Eğer temyîz edersen, ne emîn bir penâhdır!


Bu makāmda çözülür İsâ'nın tüm esrârı;

Olur zîrâ, Sırrü-s Sır, Rûh'un aslî makarrı.


Nasıl olursa namaz mü'minlerin Mi'râcı,

Oruç da bu makāmın remzidir ve sirâcı.


Mahzâ Rahmet olmakta Cem'i zevk eden mürîd;

Kılmaktadır bu makām İnsân'ı aslî, ferîd.


6-7. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, Makām-ı Cem’de bulanan kişinin idrâkinde tüm halkın silinip "bâtın" olduğunu ve bu kişinin nereye dönerse dönsün eşyânın/varlığın aynasından yalnızca Hakk’ı gördüğünü söylemektedir. Böyle bir kişinin gözünde artık tüm dış sebepler yok olmuş, sebepler perdesinin gizlediği/sakladığı Hakk güçlü bir şekilde tek fâil (işi yapan) olarak ortaya çıkmıştır. Daha önce de söylediğimiz gibi perdenin ardındaki Zât’ın kendini göstermesi ile "Karagöz Perdesi"nin önündeki sahne ve oyuncular kaybolmuşlardır. Kur’ân’ın ifâdesi ile söylersek: "Hakk gelmiş, bâtıl zâil (sona erme) olmuştur." (İsra/81)

İrfânî düşüncede Mak
ām-ı Cem  "Gece" ile sembolize edilir. Çünkü gecenin karanlığında eşyânın nakışları silinmiş, el ayak çekilmiş, çokluk/kesret yerini Vahdet’e (Birlik) bırakmıştır. İnsân rûhunun erdirici ve oldurucu hamlelerine gecelerin kaynaklık yaptığı bilinen bir gerçekliktir. Gecede Hakk zâhir, halk bâtındır. Belki de gece namazlarındaki okuyuşun –gündüz namazlarının aksine- sesli yapılması Hakk’ın insânda zâhir olmasıyla yakından ilgilidir.

"Mak
ām-ı Cem"e, Kur’ân’da üzerine yemin edilen "İncir"in de işâret ettiğini söyleyenler olmuştur.(Tîn/1) İçinden binlerce çekirdek olmasına rağmen incirin tek oluşu böyle bir benzetmeye (tekābüle) zemin hazırlamış olabilir. O içteki çekirdeklerin her biri birer incir ağacı (halk) kapasitesinde olduğu halde, tek incirin (Hakk) içinde kalmıştır. Yâni Hakk zâhir, halk bâtın durumdadır.

Ganiyy-i Muhtefî
, 8. beyitte hiçbir çile ve zorluğun Makām-ı Cem’i idrâk etmiş bir kişiyi Hakk’tan döndüremeyeceğini  kesin bir dille vurgulamaktadır. Çünkü Cem Mertebesi "Hakîkat" mertebesidir ve bu mertebede eksiklik, yanlışlık, çirkinlik yoktur. Her şey yerli yerincedir ve Hakk ile Hakk üzeredir. Böyle bir zevki tadan kişide "Hoştur bana senden gelen" düşüncesi hâkimdir. Bu nedenle kimseye kızmaz, kırılmaz, darılmaz, her şeyi "mahzâ hayır" olarak değerlendirir ve herkese hakkını helâl eder/bağışlar. Kimi kime şikâyet edecektir? Ve bunu yaparken de hakîkate vâkıf olmanın içtenliği, doğruluğu, gönül hoşluğu ile yapar.

Makām-ı Cem’de bulunan kişiyi Ganiyy-i Muhtefî, 9. beyitte "Hakk’ın Kelimesi" olarak nitelendirmekte ve sıfatını da "Rûhullah" olarak vermektedir. Sonra da toplum içinde kendini sırlayan/eriten bu kişileri teşhis etmenin zorluğuna dikkat çekerek eğer bulunabilirlerse bu insânların  yanlarının "beled-il emîn" (Tîn/3) gibi en güvenilir yer olduğunu bildirmektedir. Çünkü onlar "Rahman’ın Nefesi"nin taşıyıcıları ve nefislerini "Meryem" kılmış tâliplerin İsâ'nın zuhûruna yol açacak olan mânevî dölleyici rahmet elçileridir.

10.
beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, "Makām-ı Cem" ile "Hz. İsâ" arasında bir özdeşlik kurmakta ve Hz. İsâ’nın bilinmezliğinin tüm ayrıntılarının bu makāmda çözüldüğünü/aydınlandığını, bu nedenle de Cem Makāmı’nın gizlilerin gizlisi olan "Rûh"un özel yeri olduğunu söylemektedir.

Kur’ân, Hz. İsâ’dan bahsederken onu bazen "kelimetin minallāh"/ "All
āh’dan bir Kelime" (Âl-i İmrân/39) bazen de "kelimetuhû"/"O’nun Kelimesi"  (Nisâ/171) olarak vasıflandırır. "Kelime" ifâdesi Kur’ân’da çoğunlukla "Allāh’ın İrâdesi"nin bir tezâhürü/yansıması/tecellîsi olarak kullanılır. Bu tanımlama, Hz. İsâ’nın nefsini yalnızca dünyevî ihtiyaçlarını minumum seviyede karşılayacak bir noktaya indirdiğini ve "Rûhâniyet"ini tam anlamı ile açığa çıkardığına işâret etmektedir.Böylece Hz. İsâ, Allāh’ın irâdesinin bir başka deyişle "Kün/Ol" emrinin/kelimesinin "ete kemiğe bürünmüş" şekli olmuştur. Ona "Rûhullah" denmesinin bir nedeni de budur. Çünkü O, Allāh’ın rûhunu/diriliğini taşımaktadır ve hayat soluğu/nefesi onun varlığıyla âleme yayılmaktadır. Kur’ân Hz. İsâ’nın bu özelliklerini şöyle vermektedir:

"Gerçekten de ben size Rabbinizden bir âyet getirdim. Ben size çamurdan kuş sûreti gibi bir şey yapar ve sonra ona üflerim de Allāh'ın  izniyle derhâl bir kuş olur. Allāh'ın izniyle anadan doğma körü ve cüzzamlıyı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor, ne biriktiriyorsanız size haber veririm. Eğer inananlardansanız bunlarda sizin için bir ibret vardır. (Âl-i İmrân/49)

Ganiyy-i Muhtefî
, "İsâ’nın tüm esrârı" derken Hz. İsâ’nın tavrının (Tavr-ı  İseviye) Makām-ı Cem’de bulunan kişiye yaşatıldığına dikkat çekmektedir. Bundan da anlıyoruz ki, Makām-ı Cem; kişinin kendisini, "Allāh’ın Kelimesi" veyâ "Rûhullah" olarak idrâk ettiği bir makāmdır. Bu makāmda olanlar tıpkı Hz. İsâ’da olduğu gibi "nefis balçığına" batmış insânları "Rûhun Güneşi"ne döndürebilir, "ölü/kadavra varlığa" bürünmüşleri yeniden diriltebilir, nefsen hasta ve hakîkate karşı kör olanları tekrar ışığa/sağlığa kavuşturabilirler.

11. beyit
e Ganiyy-i Muhtefî, Hz. Peygamber (SAV)’in: "Namaz mü’minin Mi’râcıdır" hadîsine atıfta bulunarak başlıyor ve namaz nasıl Mi’râc’ın sembolü/işâreti  ise orucun da Makām-ı Cem’in delili/sembolü ve ışığı olduğunun önemle altını çiziyor. Daha önce kişinin Tevhîd-i Zât’a kadar olan Fenâ Mertebeleri yolculuğunun Uruç Kavsi olduğunu söylemiştik. Buna Mi’rac Kavsi adını da verebiliriz; çünkü bu makāmlar idrâk/terakki/yükselme makāmlarıdır. Kişinin de namazda Allāh’a en yakın olduğu yer secde yeridir. Çünkü bu yere kadar kişi kıyam’da başlayan rükû ile devam eden ve secde ile noktalanan eylemlerinde gittikçe küçülerek hiçliğini gösterir ve varlığını yok ederek Rabb’a iade eder. Tıpkı ef’âlini, sıfatını ve zât’ını Hakk’a vererek  Mi’râc’ını gerçekleştiren sâlik gibi.

Mi’râc’ta Cenâb-ı Hakk harîmine kabul ettiği kulunu Güzel İsimleri’nin (Esma’ül Hüsnâ) tecellîlerine mazhar kılar ve onlarla güçlendirir. İşte Makām-ı Cem kişinin ulvî yeteneklerle, kudret ve tasarruf yetkisi ile donatıldığı bir makāmdır. Bundan sonra  kişi Bekā Mertebeleri'ni oluşturan Nüzûl/İniş Kavsi ile yeniden bu âleme döndürülür.  Artık bu kişinin orucu başlamıştır. Şüphesiz bu oruç, yeme ve içmeyi terk etmek anlamına gelen bilinen oruç değildir.

Bu oruç, All
āh’ın kuluna Mi’râc’ta verdiği "kudret, himmet ve tasarruf yetkisini" edeben saklama/ göstermeme/izhâr etmeme orucudur. Başka bir deyişle tasarruf fakîri orucudur. Çünkü Bekā  bilincine erişen kişiler muazzam bir rûhânî kudretle ve Varlık hakkında da en yüce bilgilerle donatılmış olmalarına rağmen kendilerini sürekli sırlarlar. Çünkü onlar Sultâni İrâde'ye tabîdirler ve edindikleri Mârifet onları kendi hür seçimleri ile tasarruf yetkisini kullanmalarına mânîdir. Eğer kullanmaları yönünde ilâhi bir işâret alırlarsa bunu da dışarıya belli etmeden özel bir yolla gerçekleştirirler.

Ganiyy-i Muhtefi, Makām-ı Cem nefesi’nin 12. ve son beytinde; bu makāmı zevk eden kişinin âleme yalnızca Rahmet olduğunu ve yine bu makāmın insânı eşsiz/ üstün kıldığını söylemektedir. Zâten "Âlemlere rahmet olarak gönderilen" bir Peygamber’in ilminden nasiblenen bir kişinin de çevresine rahmet kaynağı olmasından başka bir seçeneği  yoktur.



XIV. Dersin Kıssadan Hissesi

Cem makāmını kazanan sâlikin beşeriyeti zâhirî bir iktisâb olur. Bu görüntünün setrettiği ise Hakk'ın Zât'ıdır. Sâlik artık Hakk'ın Zât'ıyla mevcûddur. Anlayana onun bu ahvâli yalnızca Hakk'a delîl olur.

 




* * *