15. Ders - Makām-ı Hazretü-l Cem


Hazretü-l Cem makāmı ekmelü-ş Şerîat'dır;

Sâlikde Hak sırlıdır, halkdır ortada sâdır.


Esmâ'ü-l İlâhî'dir tulû eden her yerde;

Bu idrâk ile sâlik, merhem olur her derde.


Esmâ' ile tasarruf" bu makāmda verilir;

Esmâ' ilmiyle, bil ki, ölü bile dirilir.


Eşyâ ilmi Esmâ'ya rabt olur kemâliyle;

Esmâ'yla fehm olunur her bir zâhirî hiyle.


Hak
, âleme etmekte, Esmâ'sıyla tecellî.

Bunun fehmiyle doğar, bil ki, Hikmet-i Âlî.


Hak
'ka ulaşan iptir her bir Esmâ'ü-l Hüsnâ;

Ancak bu idrâk ile olur beşer müstesnâ.


"Tecellî" bir fiildir; anlamı: "zâhir olmak";

"Mazhar": "zuhûrun yeri"; "tulû' etmek"se: "doğmak".


Nebî için halkoldu bilumûm arz-u semâ.

Muhammed'dir, biliniz, "Mazhar-ı Küll-i Esmâ'";


Ey ihvânım! Tutalım, bu ipin bir ucundan.

Seyredelim Allāh'a, ilm-el yakîn ve handân.


Şühûd-ı mânevîyi zordur sığdırmak lâfa;

Misâller ilâc olur idrâkteki zaafa:


Güneşin nûru tektir ama renkler muhtelif;

"Bir"den böyle çıkar "çok", ikisi müteellif!


Âlemdeki eşyâya vurunca Zât'ın Nûr'u,

Elvân-ı ilâhîdir Esmâ' diye zuhûru.


"Newton Çarkı"nda dahi kesret Vahdet'e döner;

İfnâ olur yedi renk, hepsi beyazda söner.


Şu çay dolu bardağa atfediniz bir nazar!

Bakalım bu Hikmet'de bunun için ne yazar?


Bardak: kavî, müşekkel, içindeki bir rızık;

Pırıl pırıl parlıyor, kimlere olmuş azık!


Bu, görünen bir kaptır; Zâhir ismine muzaf;

Tasarımcı ve işçi Bâtın'ında muvazzaf.


Güzel bir şekil verir tasarımcı bu kaba;

Bedî' ism-i şerifi mühür vurur bu tab'a.


Şeklin tahakkukunda Musavvir'dir iş gören;

Câmi'dir ham maddeyi, bir araya getiren.


Bu üretim bir ilme ve mîzâna dayanır;

Âlim ve Adl Esmâ'sı olur bunlara sınır.


Bardak, çaydan dolayı, Rezzâk ismine mazhâr;

Fehmedin! Nasıl, Esmâ', eder kendini izhâr?


Nice Esmâ' bilinir Hak'dan çıkarsa izin.

Çayı hıfz eden bardak mazharıdır Hafîz'in;


Bardak, ışıltısıyla, tecellîgâh-ı Nûr'dur.

Mekanik direnciyle Kavî olan da odur.


Hanımlara faydası Nâfî isminden gelir;

Lisân-ı hafî ile, bardak, çok sır iletir.


Aslında, Hayy'dan çıkan çay yeşil bir nebattır.

Mümît'inse eseri tebdîl-i tabiattır.


Bu tecellî ile çay bir ot olur, kupkuru;

Emrâza şifâ verir çaydaki Muhyî nûru.


Bu bardak kırılırsa, eğer böyleyse kader,

Elini kesebilir: Kahhâr tecellî eder.


Fehmi geniş olana bardak çok haber verir;

Habîr'in de mazharı olduğunu bildirir.


Bunca hikmet ederse tulû' tek bir bardaktan,

Hakîm tecellîsidir bunun altında yatan.


Çay dolu bir bardakta, nasıl eder tecellî,

Görün, onsekiz Esmâ'! Hepsi idrâken celî!


Nasıl da sırlı kalmış bardakta onca Esmâ'!

Düşün! Hangi Esmâ'yı hâmildir arz-u semâ?


Fehmeden mürîdindir bu keşfin bütün kârı;

Bu sırlılık etmekte izhar ism-i Settâr'ı.


Ya İnsân-ı Kâmil'de tecellî nasıl olur?

Biri hâriç tüm Esmâ' İnsân'da zuhur bulur.


Mütekebbir
'dir Allāh; bu yalnız O'na mahsus.

Kibir sâhibi olmak beşere yasak husus.


Mazhar-ı Esmâ' olan eşyâ hâl lisânıyla,

Demek, Hak'kı zikreder, Allāh'ın ihsânıyla.


Bu da Vehhâb isminin olmakta müsemmâsı.

Rahmân'ın cömertliği: hilkatin muammâsı!


Nebî dedi ki: "Rab! Tanıt bana Eşyâyı,

Âşinâ et Nebî'ne ilmindeki ziyâyı".


Ey ihvânım! Böylece, lûtfedildi sizlere,

Lâtîf ismine uygun bu ziyâdan bir katre.


Mezâhir-i Esmâ'nın temyizini de müdrîk

Olaraktan, gayretle, edin tezyîn-i tarîk.


Bilin! Böyle açılır Mi'râc'ınızın yolu,

Muizz'in hörmetine izzet bulanlar, dolu!


Bu henüz bir ilk adım, kemâl-i idrâk için;

Siz, Mürşid'in sunduğu âb-ı hayattan için!


Budur sizi kılacak müdrîk, mümeyyiz, kâmil;

Ve belki de, himmetle, İlm-i Ledün'nü hâmil.



Bu nefeste geçen bâzı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Hazretü-l Cem: Tevhid Mertebelerinin beşincisi, "Bekā" mertebelerinin ikincisidir.

Ekmel: En kâmil, mükemmel ve kusursuz olan, en uygun, en eksiksiz.

Ekmelü-ş Şeriat
: Dinin eksiksiz uygulandığı yer.

Sâlik:
Arapça giren demektir. Manâ olgunluğu elde etmek üzere, tasavvuf yoluna giren kişi.

Sâdır
: Ortaya çıkmak.

Esmâ’ü-l İlâhî:
Allāh’ın isimleri.

Merhem:
Çâre.

Tasarruf
: İş görme, sahip olma.

Esmâ' İlmi
: Allāh’ın isimleri ile varlığı etkileyecek ilim.

Eşyâ İlmi
: Varlık bilgisi.

Rabt:
Bağlama, bağlanma, iliştirme.

Hikmet-i âlî
: Söz ve işte en iyiyi yakalamak veya olması gerekeni farketmenin en üst/yüksek çizgisi.

Müstesnâ
: (1) Özel ayrıcalıklı, ayrı, üstün tutulan; (2) Benzerlerinden baskın; (3) Kural dışı bırakılan.

Arz-u semâ
: Yeryüzü ve gökyüzü, tüm evren.

Mazhâr-ı Küll-i Esmâ':
(1) Hz. Allāh’ın bütün güzel isimlerinin tecelligâhı: Hz.  Muhammed.

İhvân:
Aynı tarîkata bağlı olan manevî kardeşler.

Handan
: Gülen, sevinçli.

Şühûd-ı Mânevî:
Lâtif, soyut manevî gerçekleri görebilme, yaşanan bâtınî tecrübeler.

Müteellif: Uyumlu.

Elvân
: Renkler, çeşitler.

İfnâ
: Yok olma, kaybolma.

Atfetmek:
  Bağlamak, yakıştırmak, isnat etmek.

Nazar:
Bakma, göz atma.

Kavî:
(1) Kuvvetli, güçlü; (2) Güvenilir, sağlam.

Müşekkel:
(1) Şekil verilmiş; (2) Gösterişli.

Rızık
: (1) Yiyecek içecek şey; (2) Allāh’ın bahşettiği maddî ya da mânevî nîmet.

Azık
: Yiyecek.

Muzâf: İzâfe olunmuş, katılmış, bağlanmış.

Muvazzaf:
Bir görevle yükümlü kılınmış.

Bedi’
: Allāh'ın isimlerinden: Yaratışının  benzeri olmayan.

İsm-i Şerif
: Kutsal, mubârek, şerefli İsim.

Tab:  Huy, yaratılış.

Musavvir: Allāh'ın isimlerinden: her şeyi yeni bir sûrete büründürmeğe kādir olan.

Câmi':
Allāh'ın isimlerinden: Farklı şeyleri bir araya toplayarak hikmeti ve ilmiyle yeni şeyler ihdâs eden.

Mîzân:
Ölçü, denge.

Âlim:
Allāh'ın isimlerinden: ilmi istediğine istediği kadar veren, öğreten.

Adl:
Allāh'ın isimlerinden: Adâletin Yaratan’ı ve Sâhibi. Kulu için ezelde neye hükmetmiş ise onu ona eksiksiz olarak veren.

Rezzâk:
Allāh'ın isimlerinden: yarattığı her şeyin maddî ve mânevî bütün mukadder rızkını da temin eden.

Hıfz:
Saklama.

Hafîz:
Allāh'ın isimlerinden: koruyan.

Nûr:
Allāh'ın isimlerinden: Nûrun kaynağı olup nûrunu dilediğine dilediği kadar veren.

Nâfî:
Allāh'ın isimlerinden: Eşyâyı kullarına faydalı kılan.

Lisân-ı hafî:
Gizli dil, hâl ile konuşma, sessiz sözsüz anlatma.

Hayy:
Allāh'ın isimlerinden: şartsız diri olan. Diriliği istediğine veren.

Mümît: Allāh'ın isimlerinden: emânet ettiği diriliği geri alan.

Tebdil-i Tabiat:
Bir şeyin a'râzının değişmesi.

Emrâz:
Hastalıklar.

Şifâ:
Hastalıktan kurtulma, iyi olma, sağalma.

Muhyî:
Allāh'ın isimlerinden: diriltip hayat veren.

Kahhâr:
Allāh'ın isimlerinden: yarattığındaki zâhiri tecellîyi ortadan kaldırarak ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren.

Habîr:
Allāh'ın isimlerinden: herşeyden haberdar olan ve sırların mâhiyetini dilediğine bildiren.

Hakîm:
Allāh'ın isimlerinden: Hikmeti takdîrine takaddüm eden.

Celî:
Âşikâr, meydanda, belli.

Settâr:
Allāh'ın isimlerinden: Zâtını tecellîleriyle örten. Kullarının ayıplarını, kusurlarını, hatâlarını ve günahlarını örtüp gizleyen.

Mütekebbir:
Allāh'ın isimlerinden: Ululuğuna ortak etmeyen.

Zikr
: Anma. Allāh isimlerinin tekrarlanması.

İhsân:
Lûtuf, iyilik, bağış.

Vehhâb:
Allāh'ın isimlerinden: Kulların çalışıp kazanmakla elde edemeyeceklerini onlara vermeğe kādir.

Müsemmâ
: Bir ismin delâlet ettiği mânâ.

Rahmân
: Allāh'ın isimlerinden: Her şeyin bâtınında merhametiyle hâzır ve nâzır olan.

Hilkat
: Yaratılış.

Muammâ:
Gizli ve güç anlaşılır söz.

Âşinâ:
Tanıdık.

Ziyâ
: Işık, aydınlık.

Lâtif:
Allāh'ın isimlerinden: yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden.

Mezâhir-i Esmâ:
  Allāh'ın İsimlerinin zuhûr ettiği mahaller, tecellîgâhlar.

Müdrîk:
  İdrâk eden, algılayan.

Tezyîn-i tarîk
: Manevî yolu süslemek, güzelleştirmek, donatmak.

Muizz:
Allāh'ın isimlerinden: izzetin sâhibi, dilediğini azîz kılan.

Kemâl-i İdrâk:
Olgun anlayış, tam kavrayış.

Âb-ı Hayat:
İçene ebedî hayat bağışlayan efsânevî su. Ölümsüzlük suyu.

Mümeyyiz
: Temyîz eden, seçen, ayıran.

İlm-i Ledün:
Hakk’ın katından gelen hakîkat bilgisi, Mârifetullâh.

Hâmil:
Taşıyıcı, sahip, yüklü.


XV. Dersin Yorumu

1-9. Beyitler:

Hazretü-l Cem makāmı ekmelü-ş Şerîat'dır;

Sâlikde Hak sırlıdır, halkdır ortada sâdır.


Esmâ'ü-l İlâhî'dir tulû eden her yerde;

Bu idrâk ile sâlik, merhem olur her derde.


Esmâ' ile tasarruf" bu makāmda verilir;

Esmâ' ilmiyle, bil ki, ölü bile dirilir.


Eşyâ ilmi Esmâ'ya rabt olur kemâliyle;

Esmâ'yla fehm olunur her bir zâhirî hiyle.


Hak
, âleme etmekte, Esmâ'sıyla tecellî.

Bunun fehmiyle doğar, bil ki, Hikmet-i Âlî.


Hak
'ka ulaşan iptir her bir Esmâ'ü-l Hüsnâ;

Ancak bu idrâk ile olur beşer müstesnâ.


"Tecellî" bir fiildir; anlamı: "zâhir olmak";

"Mazhar": "zuhûrun yeri"; "tulû' etmek"se: "doğmak".


Nebî için halkoldu bilumûm arz-u semâ.

Muhammed'dir, biliniz, "Mazhar-ı Küll-i Esmâ'";


Ey ihvânım! Tutalım, bu ipin bir ucundan.

Seyredelim Allāh'a, ilm-el yakîn ve handân.



Hazretü’l Cem Makāmı
Nüzûl/İniş kavsini oluşturan Bekā Makāmları'nın ikincisi, Tevhîd Mertebeleri'nin de beşincisidir. Bu makāmda Cem Makāmı'nın aksine "Halk zâhir, Hakk bâtındır". Bu makāmı idrâk eden kişinin sıfatları Hakk’tandır veyâ başka bir deyişle bu kişi Hakk’ın sıfatları ile bâkîdir. Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitte bu makāmı, Şeriat makāmı olarak nitelendirmekte ve "Hakk’ın gizli, halkın ise ortaya çıktığını" söylemektedir. Bundan önce Halk yâni yaratılanlar Hakk'ın ilminde saklanmış "İsimler" durumundaydılar. Şimdi ise bu isimler Hakk’ın bâtınından çıkarak zâhir oldular. Bu makāmda Hakk, kulun kuvvetleri olup, kulun yaşamı, kudreti, işitmesi, görmesi, söylemesi Hakk iledir. Bir kudsî hadîs bu gerçeği şöyle vurgular: "Ben kulumu sevdiğim vakitte, o kulumun kulağındaki işitmesi, gözündeki görmesi, dilindeki söylemesi, elinde ve ayağındaki gücü ben olurum. Kulum benimle işitir, benimle görür, benimle söyler, benimle tutar ve benimle yürür."

2. beyitte
Ganiyy-i Muhtefî, bu makāmda Allāh güzel isimlerinin her yerde parıldayarak kendini gösterdiğini ve bunu zevk ederek anlayan bir kişinin artık her derde çâre olacak/bulacak bir konuma geldiğini söylemektedir. 3. beyitte ise yine bu makāmda; Hakk tarafından kula bir hediye olarak Esmâ' ile tasarruf  ilminin verildiğini bildirmekte ve bu ilmin ölüyü bile diriltecek  bir içeriğe sâhip olduğunu vurgulamaktadır. Ganiyy-i Muhtefî’nin bu ölüyü diriltme  kavramı ile "bedensel mi yoksa manevî  bir diriltmeyi mi?" kasdettiğini bilmemiz mümkün değildir. Ama gerçek olan şu ki, ne tür olursa olsun böyle bir kudrete insanoğlunun sâhip olması, bu makāmın değerini anlamamız için yeterli nedendir.

Ganiyy-i Muhtefî, 4. beyitte, Eşyâ İlmi ile Esmâ' İlmi'nin olgun bir şekilde birbirleriyle bütünleştiğini/örtüştüğünü; eşyâ/varlık açısından bakıldığında, eşyânın Allāh güzel isimlerinin tecellî yeri olduğunu, esmâ' açısından  baktığımızda ise, esmânın eşyânın bâtınını teşkil ettiğini söylemektedir. Öyleyse bütün iş insânın bakışına bağlıdır. Bu nedenle yalnızca varlığın üzerindeki esmâ' elbisesini okumayı bilenler zâhirin, yâni Şehâdet Âlemi'nin, aldatıcı/saklayıcı perdesini ortadan kaldırabilirler.

5-6. beyitlerde
ise Ganiyy-i Muhtefî; Hakk’ın varlığa isimleriyle tecellî ettiğini ve bunu anlamanın eşyânın hakîkatini  çözmede kişiye yüksek/üst/derin bir vizyon kazandırdığını bildirmektedir. Ve Allāh güzel isimlerinden her birinin Hakk’a ulaşan bir ip gibi düşünülmesi gerektiğini ve ancak bu ipe tutunanların insanlığın kemâline ulaşacağını ilave etmektedir.

7. beyit
, Ganiyy-i Muhtefî’nin, kavramların/kelimelerin yerli yerinde kullanılmasında ne denli hassas olduğunun en güzel örneklerini taşımakta ve gerçek bir mürebbi’in nasıl olması gerektiği konusunda bize önemli işâretler vermektedir. Sanki sözlüğe bakarmış gibi, bir fiil/eylem olarak tecellînin zâhir olmak yâni esmâ'lar aracılığı ile Hakk’ın kendini kullarına gösterdiğini anlıyor, tulû etmenin  doğmak, mazhâr'ın ise Hakk’ın göründüğü yer olduğunu öğreniyoruz.

Bütün bu açıklamaların ne için verildiğini 8. beyitte görüyoruz. Bu beyitte Ganiyy-i Muhtefî, "Nebî için yaratıldı bütün bu yerler gökler" derken Hz.  Peygamber’e, Cenâb-ı Hakk tarafından övgü amacıyla söylenen ve O’nun yüceliğini anlatan bir kudsî hadîse: "Levlâke levlâk lemâ halâktü-l eflâk" (Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu âlemleri/felekleri yaratmazdım) hadîsine atıfta bulunmaktadır. Daha sonra da Hakîkat-ı Muhammediyye'ye yâni Muhammed’in Gerçeğine dikkat çekerek, bütün isimlerin çıkış yerinin bu Gerçeklik olduğunu vurgulamaktadır. Bu ifâdeleri farklı bir cümle ile söylemeye çalışırsak, bütün âlem Hakîkat-ı Muhammediyye'nin tafsîlinden/açılımından/tezâhüründen ibârettir.


9. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, kendisine intisâb etmiş olan bağlı-larına/evlâdlarına (ihvân’a) seslenerek, sanki "Allāh ipine sımsıkı yapışın" (Âl-i İmrân/103) âyetinin irfânî yorumunu yapar gibi her bir ismin kesin olarak All
āh’a giden bir ilim yolu kabûl edilip, bu zevkli/neşeli yolda yürünmesini tavsiye etmektedir.


10-13. beyitler:

Şühûd-ı mânevîyi zordur sığdırmak lâfa;

Misâller ilâc olur idrâkteki zaafa:


Güneşin nûru tektir ama renkler muhtelif;

"Bir"den böyle çıkar "çok", ikisi müteellif!


Âlemdeki eşyâya vurunca Zât'ın Nûr'u,

Elvân-ı ilâhîdir Esmâ' diye zuhûru.


"Newton Çarkı"nda dahi kesret Vahdet'e döner;

İfnâ olur yedi renk, hepsi beyazda söner.


Tek başına soyut mânâlar bilinen görülen şekillerle örneklendirilmedikçe insân düşüncesinde boş ve köksüz kalır. İnsân zekâsına ne kadar saf mânâyı anlayabilecek güç verilmiş olursa olsun yine de kavrayabilmek için bu saf soyut mânânın semboller, işâretler ve çizgiler hâlinde gösterilmesi gerekir. İşte Ganiyy-i Muhtefî, 10. beyitte bu gerçekliğe değiniyor ve lâtîf, soyut manevî gerçekleri anlatabilmenin, yaşanan bâtınî tecrübeleri, rûhsal deneyimleri söz kalıplarına dökebilmenin kolay olmadığını söylüyor. Bir yerde irfâni literatürde çok kullanılan "Hâl kāl (söz) ile anlatılmaz" meşhur deyişine tercümân oluyor. Ama anlatımın zor olması demek susmak/konuşmamak anlamına gelmiyor. İnsân aklının özellikle de Akl-ı Meâş’ın bu konudaki yetersizliğini aşmanın yolu olarak da örnekleri gösteriyor.

Ganiyy-i Muhtefî
, 11. beyitte ilk örneğini Güneş'ten veriyor ve içinde bir çok renkler taşımasına/barındırmasına rağmen insân gözüne güneşin nûrunun/ışığının tek olarak göründüğünü, bunun da Vahdet’ten Kesret’e/Bir’den Çok’a dönüşün/geçişin güzel bir örneğini oluşturduğunu vurguluyor. Ve 12. beyitte  tıpkı bu Güneş örneğinde olduğu gibi Zât’ın Nûrû'nun da varlığa vurmasıyla nesneler üzerinde İlâhî çeşitliliğin Esmâ' (İsimler) olarak kendini ortaya çıkardığını söylüyor.

13. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, 11. beyitin tam tersi bir örnekle karşımıza çıkıyor ve Newton Çarkı üzerinde bulunan yedi rengin bu çarkın hızla çevrilmesi ile nasıl kaybolup/yok olup göze beyaz olarak yansıdığını ve bunun da Kesret’in Vahdet’e/ Çok’un Bir’e dönüşüne örnek oluşturduğunu gösteriyor.



14-31. Beyitler:

Şu çay dolu bardağa atfediniz bir nazar!

Bakalım bu Hikmet'de bunun için ne yazar?


Bardak: kavî, müşekkel, içindeki bir rızık;

Pırıl pırıl parlıyor, kimlere olmuş azık!


Bu, görünen bir kaptır; Zâhir ismine muzaf;

Tasarımcı ve işçi Bâtın'ında muvazzaf.


Güzel bir şekil verir tasarımcı bu kaba;

Bedî' ism-i şerifi mühür vurur bu tab'a.


Şeklin tahakkukunda Musavvir'dir iş gören;

Câmi'dir ham maddeyi, bir araya getiren.


Bu üretim bir ilme ve mîzâna dayanır;

Âlim ve Adl Esmâ'sı olur bunlara sınır.


Bardak, çaydan dolayı, Rezzâk ismine mazhâr;

Fehmedin! Nasıl, Esmâ', eder kendini izhâr?


Nice Esmâ' bilinir Hak'dan çıkarsa izin.

Çayı hıfz eden bardak mazharıdır Hafîz'in;


Bardak, ışıltısıyla, tecellîgâh-ı Nûr'dur.

Mekanik direnciyle Kavî olan da odur.


Hanımlara faydası Nâfî isminden gelir;

Lisân-ı hafî ile, bardak, çok sır iletir.


Aslında, Hayy'dan çıkan çay yeşil bir nebattır.

Mümît'inse eseri tebdîl-i tabiattır.


Bu tecellî ile çay bir ot olur, kupkuru;

Emrâza şifâ verir çaydaki Muhyî nûru.


Bu bardak kırılırsa, eğer böyleyse kader,

Elini kesebilir: Kahhâr tecellî eder.


Fehmi geniş olana bardak çok haber verir;

Habîr'in de mazharı olduğunu bildirir.


Bunca hikmet ederse tulû' tek bir bardaktan,

Hakîm tecellîsidir bunun altında yatan.


Çay dolu bir bardakta, nasıl eder tecellî,

Görün, onsekiz Esmâ'! Hepsi idrâken celî!


Nasıl da sırlı kalmış bardakta onca Esmâ'!

Düşün! Hangi Esmâ'yı hâmildir arz-u semâ?


Fehmeden mürîdindir bu keşfin bütün kârı;

Bu sırlılık etmekte izhar ism-i Settâr'ı.



Ganiyy-i Muhtefî
, yukarıdaki beyitlerinde (14-31) okuyucusunu (ihvânını) uzun bir zihnî seyâhata çıkarmakta ve Allāh güzel isimlerinin varlıkta/eşyâda nasıl tecellî ettiğini çay dolu bir bardak örneği ile anlatmaktadır. Bunu yaparken de bir anlamda 18 esmâ'nın şerhini/açıklamasını vermektedir.

Ganiyy-i Muhtefî
, bizden, önce çay dolu bir bardağa  bakmamızı istemekte ve biraz sonra açıklayacağı sözlerinin İlm-i Ledün denizinden birer Hikmet olarak düşünülerek bundan gereken derslerin çıkarılmasını önermektedir. (14. beyit) Bardak hepimizin bildiği; dayanıklı, sağlam, gösterişli, pırıl pırıl parlayan ve içerisinde de çay bulunan bir bardaktır. Aslında bu bizim her gün gördüğümüz, kullandığımız, kanıksadığımız bir nesnedir. Ama bakalım bu nesne bize vizyonumuza bağlı olarak ne gibi manevî kapılar açacaktır? (15. beyit)

Çay bardağı, görünen yönü ile: (1) kendini kullarının idrâkine tecellîleri aracılığıyla gösteren Allāh'ı dile getiren Ez-Zâhir ismine; (2) Görünmeyen tasarımcı ve işci yönünden  kendini Şehâdet Âlemi aracılığı ile gizleyen Allāh'ı dile getiren El Bâtın ismine kaynaklık yapmaktadır (16. beyit).


Bardağın tasarımcısı bu kaba güzel bir şekil vermiştir. Bu özelliği ile bardak, yaratışının benzeri  bulunmayan Allāh'ı dile getiren Bedi' kutsal, mübârek isminin işâretini/mührünü taşımaktadır (17. beyit).


Bardağın şeklinin oluşmasında, herhangi bir şeyi yeni bir sûrete büründürmeğe kādir olan Allāh'ı dile getiren El Musavvir ismi, ham maddelerinin bir araya gelmesiyle de farklı şeyleri bir araya toplayarak hikmeti ve ilmiyle yeni şeyler ihdâs eden Allāh'ı dile getiren El Câmi’ ismi gözükmektedir. (18. beyit)


Bardağın üretimi bir ilme ve bir ölçüye/dengeye dayanmaktadır. İlim açısından baktığımızda bu bardak; ilmi istediğine istediği kadar veren/öğreten Allāh'ı dile getiren El Alîm ismine; ölçü/denge açısından baktığımızda Adâletin Yaratan’ı ve Sâhibi, kulu için ezelde neye hükmetmiş ise onu ona eksiksiz olarak veren Allāh'ı dile getiren El Adl  ismine karşılık gelmektedir. (19. beyit)


Bardak içinde bulunduğu çaydan dolayı, yarattığı her şeyin maddî ve mânevî bütün mukadder rızkını da temin eden Allāh'ı dile getiren Er-Rezzâk ismine delîl olmakta (20. beyit); ve çayı içinde muhafaza etmesinden dolayı da koruyan Allāh'ı dile getiren El Hafîz  ismi ile örtüşmektedir.(21. beyit)


Bardak ışıltısını Nûr'un kaynağı olup nûrunu dilediğine dilediği kadar veren Allāh'ı dile getiren En-Nûr isminden almaktadır. Mekanik direncinin oluşturduğu sertlik ise kuvvetin sâhibi olan Allāh'ı dile getiren El Kaviyy isminden gelmektedir. (22. beyit)


Bardağın, hanımlar açısından  yarar sağlayıcı yönü anlayana, her bir tecellîsi mahzâ fayda verici olan Allāh'ı dile getiren En-Nâfî isminden kaynaklanmaktadır. Böylece bardak hâl diliyle, sözsüz ve sessiz bir anlatımla insânlara bir çok sırları taşımaktadır. (23. beyit)


Bardağın içindeki çayın aslı yeşil bir bitkidir. Çayın bu yeşilliği, şartsız diri olan ve diriliği istediğine veren Allāh'ı dile getiren El Hayy ismine bağlıdır. Ama sonradan varlığını değiştirerek kuru çaya dönüşmesi, emânet ettiği diriliği/canlılığı/yeşilliği/hayatı geri alan Allāh'ı dile getiren El Mümît ismi sonucu olmaktadır (24. beyit).


Böylece bu değişimle kupkuru bir ota dönüşen çayın aynı zamanda çeşitli rahatsızlık ve hastalıklara şifâ vermesi diriltip hayat veren Allāh'ı dile getiren El Muhyî  isminin tesiri ile gerçekleşmektedir (25. beyit).


Bardağın kırılması "ezelde verilmiş bir hükmün sonucunda" eğer bir kişinin elini kesmişse, bu da yarattığındaki zâhiri tecellîyi ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren Allāh'ı dile getiren El Kahhâr  isminde karşılığını bulmaktadır (26. beyit).

Şüphesiz bardak, anlayışı, algılaması geniş olana bir çok haber iletmektedir. İşte bu yönü ile de bardak  herşeyden haberdār olan ve sırrının mâhiyetini dilediğine bildiren Allāh'ı dile getiren El Habîr  ismine kaynaklık yapmaktadır (27. beyit).

Tek bir bardaktan bunca hikmetin doğmasının altında, Hikmeti takdîrine takaddüm eden Allāh'ı dile getiren El Hakîm  ismi yatmaktadır (28. beyit).

29. beyitte
, Ganiyy-i Muhtefî, Allāh'ın bu 18 isminin bir çay bardağında nasıl tecellî ettiğine bir kez daha dikkatimizi çekiyor ve insân anlayışına açık olan bu gerçekliğe bizim yeniden bakmamızı istiyor.

30. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, bir kıyas yapıyor ve: "Bardakta bunca esmâ' nasıl gizli kalmışsa, kimbilir, yerler ve gökler Allāh hangi güzel isimlerine aynalık yapmaktadır?" diyerek bizi düşünmeye dâvet etmektedir.

31. beyit
, buraya kadar anlatılanları keşfetmenin, hakîkate tâlip olanlar için büyük bir mânevî kazanç olduğunu bildirmekte ve bu gizliliğin Zât'ını tecellîleriyle örten ve kullarının ayıplarını, kusurlarını, hatâlarını, günahlarını gizleyen Allāh'ı dile getiren  Es-Settâr  isminden yansıdığının altını çizmektedir.


32-36. Beyitler:

Ya İnsân-ı Kâmil'de tecellî nasıl olur?

Biri hâriç tüm Esmâ' İnsân'da zuhur bulur.


Mütekebbir
'dir Allāh; bu yalnız O'na mahsus.

Kibir sâhibi olmak beşere yasak husus.


Mazhar-ı Esmâ' olan eşyâ hâl lisânıyla,

Demek, Hak'kı zikreder, Allāh'ın ihsânıyla.


Bu da Vehhâb isminin olmakta müsemmâsı.

Rahmân'ın cömertliği: hilkatin muammâsı!


Nebî dedi ki: "Rab! Tanıt bana Eşyâyı,

Âşinâ et Nebî'ne ilmindeki ziyâyı".


Ganiyy-i Muhtefî, 32. beyitte artık bizden gözlerimizi bardaktan ayırıp İnsân-ı Kâmil'e çevirmemizi istemekte ve biri hâriç tüm isimlerin insânda tecellî ettiğini söylemektedir. Acaba "İnsân-ı Kâmil kimdir?"

Ganiyy-i Muhtefî’ye göre İnsân-ı Kâmil:

1. Kendi varlığının izafîliğini idrâk ederek, kendi özünün (zâtının) kaynağına ulaşan;

2. Bu kesret (çokluk, ya da kevn-ü fesad: oluşma ve bozulma) âleminde zuhûr eden eşyânın ve olayların a'râzına (görüntülerine  isimlerine ve niteliklerine) kapılmayan;


3. Mânevî eğitimi dolayısıyla kazanmış olduğu ilim aracılığıyla eşyânın artık neyi remzettiğini ve bunun Allāh'ın hangi Güzel İsimlerinin ve Sıfatlarının eseri olduğunu vâsıtasız olarak idrâk eden;

4. Onun için realite: Allāh'ın her eserde, her fiilde ve her sıfatta tecellî eden Güzel İsimleri olan;

5. Nereye dönerse dönsün, kemâlinden ötürü, her yerde Esmâ’ü-l Hüsnâ’nın yansımalarını, tecellîlerini keşf, fehm, idrâk, müşâhede ve ihâta ederek; "Fe eynemâ tuvellû fe semme Vechullāh" (Bakara/115) sırrına âgâh bulunan;

6. Tenzîhden de teşbîhden de münezzeh olarak, Kesret'te Vahdet'i ve Vahdet'te de Kesret'i (yâni çoklukta Bir’liği, Bir’likte de çokluğu) idrâk ederek eşyâ ilmi’nin sırrına vukuf kesbeden biridir.

 


33. beyitte
Ganiyy-i Muhtefî, Allāh'ın El Mütekebbir yâni Ululuğuna kimseyi ortak etmeyen  olduğunu vurguluyor ve kibir sâhibi olmayı insana yasak bir sıfat olarak nitelendiriyor.

34-35. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, Allāh'ın Güzel İsimleri’nin zuhûr/çıkış yeri olan eşyânın kendine özgü bir fıtrat dili ile Hakk’ı zikrettiğini söylerken bir anlamda "Yedi gök, yer ve bunlar içinde bulunanlar, Allāh’ı tesbih ederler. Âlemde O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerinin farkında olmazsınız" (İsra/44) âyetine atıfta bulunmaktadır. Ve sonra da bu zikir eyleminin kulların çalışıp kazanmakla elde edemeyeceklerini onlara vermeğe kādir olan Allāh'ı dile getiren El Vehhâb  isminden hayat bulduğunu vurgulayarak, Yaratılış Sırrı’nın her şeyin bâtınında merhametiyle hâzır ve nâzır olan Allāh'ı dile getiren Er- Rahmân isminde gizli olduğunu ilâve etmektedir.

Ganiyy-i Muhtefî, 36. beyitte Hz. Peygamber (SAV)’in bir duasına yer vermektedir: Bu duada Cenâb-ı Peygamber şöyle niyâzda bulunmaktadır: "Yâ Rabbi, eşyâ hakkındaki ilmimi arttır ve beni ilminin ışığına tanıdık/yakın kıl." Eşyânın hakîkatini görmek; eşyânın maddî olmayan, sâbit, mükemmel ve ölümsüz (yâni Arapça tâbiriyle hayy) olan örneklerini görmektir. Daha teolojik bir nüansla, eşyânın Âlem-i Misâl’den nüzûl ederek Vücûd Âlemi’ndeki zuhûrundan önce İlâhî İlim’de sâbit olan sûretleri olarak tanımlanan arketip veyâ âyan-ı sâbitelerin varlığını da, mâhiyetini de fehm, idrâk ve ihâta etmek demektir. İşte Hz. Peygamber’in duası/talebi eşyânın bu yönü ile ilgilidir. Eşyâya tanıdık olanlar; başta Peygamberler olmak üzere, bütün zıtlıkları Tevhîd potasında eriterek kendi Zât'ının vahdetine ve sırrına erişmiş, bundan ötürü de bütün âleme rahmânî bir merhâmet ve müsâmaha ile nazar kılan kâmil insânlardır.


37-41. Beyitler:

Ey ihvânım! Böylece, lûtfedildi sizlere,

Lâtîf ismine uygun bu ziyâdan bir katre.


Mezâhir-i Esmâ'nın temyizini de müdrîk

Olaraktan, gayretle, edin tezyîn-i tarîk.


Bilin! Böyle açılır Mi'râc'ınızın yolu,

Muizz'in hörmetine izzet bulanlar, dolu!


Bu henüz bir ilk adım, kemâl-i idrâk için;

Siz, Mürşid'in sunduğu âb-ı hayattan için!


Budur sizi kılacak müdrîk, mümeyyiz, kâmil;

Ve belki de, himmetle, İlm-i Ledün'nü hâmil.



Ganiyy-i Muhtefî
, 37. beyitte bir kez daha ihvânına/evlâdlarına seslenmekte ve "çay dolu bardak" örneğinin ziyâ olarak nitelendirdiği İlm-i Ledün’den bir damla ve aynı zamanda yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden Allāh'ı dile getiren El Lâtîf ismine uygun olarak kendilerine verildiğini söylemektedir.

38. beyitte
öğütlerine devam ederek; Manevî yolunu/vizyonunu süslemek, güzelleştirmek, geliştirmek isteyenlerden gayretli olmaları ve âlemde tecellî eden Allāh'ın Güzel İsimleri’ni idrâkle okumalarını istemektedir.

Böyle bir gayretin sonuçta Mi’râc’a giden yolu açacağının bilinmesini de isteyen Ganiyy-i Muhtefî, bu şerefe/güzelliğe kavuşmanın izzetin sâhibi ve dilediğini azîz kılan anlamına gelen, Allāh'ın, El Muizz isminin hürmetine olduğunu vurgulamaktadır.


4
0-41. beyitlerde Ganiyy-i Muhtefî, verilen bardak örneğinin olgun anlayış ve kavrayışa giden yolda ihvân için henüz bir ilk adım olduğunu hatırlatmakta ve bunun devâmı için de tâliblerin Mürşid’in sunduğu Ölümsüzlük Suyu'ndan edep ve sabırla içmelerini tavsiye etmektedir. Çünkü ancak böyle bir tavır insanı kâmilleştirecek ve Mürşid’in de himmeti ile onu İlm-i Ledün’ü taşıyacak hâle getirecektir.


XV. Dersin Kıssadan Hissesi

Makām-ı Hazretü-l Cem'de sâlikin beşeriyyeti zâhir olur. Çünkü sâlikin Tevhîd-i Sıfat merhâlesinde Hakk'a rücû' ettirdiği bütün sıfatlar bu sıfatların ilâhî menşeinin idrâki ve ilmi ile birlikte sâlike iade edilmiştir. Artık o, tasarrufuyla birliktir, Esmâ' İlminin mazharıdır.

 


* * *