16. Ders - Makām-ı Cem'ü-l Cem


Cem'ü-l Cem'e ulaşan mazhar-ı lûtf o kişi,

Kemâliyle hür olup bırakmıştır teşvişi.


İşleyen cesedinden, nefsinden ve Rûh'undan

Şeksiz, şüphesiz Allāh! Artık O'dur hür, handan.


Her şeyini istilâ etmiştir Yüce Rab'bi;

Hep aynı Gerçek olur: Merbûb, Rab ve Mürebbi’.


Âlim
'dir: Evvel, Âhir, Zâhir ve de Bâtın'a

Bu şuhûdla merbûbdur Rab'binin mir'âtına


Vârisidir Nebî'nin: İlm'ine, Ahlâk'ına;

Hem fâildir, hem teslîm o Yüce Hallâallk'ına.


"Ve inneke le alâ hulkin azîm"
mazhârı

Ahvâli tefhim eder El Lâtîfü-l Kahhâr'ı.


Bil ki O her hâliyle âlemlere rahmettir;

Bekābillâh'da mukîm bir mazhar-ı Samed'dir.



Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Cem’ü-l Cem: Tevhid Mertebeleri’nin altıncısı ve Bekā Mertebeleri’nin üçüncüsüdür.

Mazhar-ı lûtf:
Lûtfa mazhar olan kimse.

Teşviş
: Karıştırmalar, karmakarışık etmeler.

Handan
: Sevinçli, gülen.

İstilâ:
Yayılma, kaplama.

Merbûb
: Kul.

Mürebbi'
: Terbiye eden.

Evvel
: Allāh’ın isimlerinden: Hilkatten önce de var olan.

Âhir:
Allāh’ın isimlerinden: Varlığının sonu olmayan. Bir şeyin fenâ bulmasından sonra onun ardından Bâkî kalan.

Zâhir:
Allāh’ın isimlerinden: Kendini kullarının idrâkine tecellîleri aracılığı ile gösteren.

Bâtın:
Allāh’ın isimlerinden: Kendi’ni Şehâdet Âlemi aracılığıyla gizleyen.

Şuhûd:
Görme, tanık, şahid.

Hallâk: Halk edici. Yaratıcı.Yaratan. Vareden.

Ve inneke le alâ hulukin azîm:
Andolsun ki Sen en yüce bir ahlâk üzeresin.

Tefhim: Anlatma, bildirme.

Latîf
: Allāh’ın isimlerinden: Yarattığının gerekli olan ihtiyâçlarını şarta bağlı olmaksızın lûtfeden.

Kahhâr:
Allāh’ın isimlerinden: Yarattığındaki zâhirî tecellîyi ezeldeki takdîrine uygun olarak değiştiren.

Bek
ābillâh: Nefsi ile ölü Hakk ile diri olmak.

Mukîm:
Oturan.

Samed:
Allāh’ın isimlerinden: Her tecellînin, zuhûra gelebilmesi için, Zât’ına ihtiyaç duyduğu ama Kendisi bütün ihtiyaçlardan berî olan.


XVI. Dersin Yorumu


1- 4. Beyitler:

Cem'ü-l Cem'e ulaşan mazhar-ı lûtf o kişi,

Kemâliyle hür olup bırakmıştır teşvişi.


İşleyen cesedinden, nefsinden ve Rûh'undan

Şeksiz, şüphesiz Allāh! Artık O'dur hür, handan.


Her şeyini istilâ etmiştir Yüce Rab'bi;

Hep aynı Gerçek olur: Merbûb, Rab ve Mürebbi’.


Âlim
'dir: Evvel, Âhir, Zâhir ve de Bâtın'a

Bu şuhûdla merbûbdur Rab'binin mir'âtına



Makām-ı Cem’ü-l Cem, Tevhid Mertebeleri’nin altıncısı, Bekā mertebelerinin ise üçüncü ve son makāmıdır. Aynı zamanda bu makām Nüzûl/İniş Kavsi'nin de bitiş noktasıdır. Bu makām Hakk ile Halk’ın, Vahdet ile Kesret’in buluşma yeridir ve Kemâlât buradan zuhûr etmiştir. Bu makām sâhiplerinin tevhîdî zevki: Hakk’ı  müşâhede ederken  halkı görmekten ve halkı görürken Hakk’ı  müşâhede etmekden mahcûb/perdeli olmamaktır.

Kur'ân'da Cem’ü-l Cem makāmına: "Ve mâ remeyte iz remeyte ve lâkinal-lāhe remâ" (Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allāh attı) (Enfâl/17) âyetiyle işâret edilmektedir.

Bu mak
āmda artık sâlikten işleyen Hakk’ın fiilleri ve izleridir. Daha önce Fenâ mertebelerini zevk eden kişinin Ef’âl, Sıfat ve Zât diye anılan üç libâstan/elbiseden soyunarak bunları Hakk’a geri verdiğini söylemiştik. Böylece üryân/çıplak kalan bu kişiye Bekā mertebelerinde ise İlâhî Rahmet ile üç kat elbise giydirilir. Sâlik Makām-ı Cem'de Hakk’ın Zât'ının, Hazretü-l Cem'de Hakk’ın Sıfatlar'ının libâslarını giyinmişti. Bu son makām Cem’ü-l Cem'de de Hakk’ın ef’âlinin/fiillerinin libâsını giyer.

İşte Ganiyy-i Muhtefî, 1. beyitte Cem’ü-l Cem'e ulaşan kişinin bir çok iyilik ve güzelliklere kavuştuğunu ve artık onun nefsin bulanıklığından kurtularak  vizyonunun netleştiğini, olgunlaşıp temkin sâhibi bulunduğunu, daha da önemlisi hür olduğunu söylemektedir. Acaba hür olmak ne anlama gelmektedir?


Cem’ü-l Cem Mertebesi, insânın yaratılış gâyesininin hedefi olan ve "Ben cinleri de, insanları da yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyat/56) âyetinin de işâret ettiği gibi  kulluk/ubûdiyet mertebesidir. Hamervâh yâni nefsâniyetin gayyâ kuyusunda iken hiçbir şeyden haberi olmayan beşer Cem'ü-l Cem makāmını hazmettiğinde  ezelî saflığına en ileri seviyede yaklaşmış, nefsâniyeti rûhaniyetine dönüşmüş, iğreti ve mevhûm a'râzdan soyunarak Hakk’ın irâdesinde erimiş, nûranîlerden olmuştur. Böyle olunca da mutlak hürriyetin sâhibi olan Yaratıcı, saflaşan kulunda bütün kudret ve tasarrufuyla tecellî etmeye/işlemeye başlar. İşte bu, en ileri hürriyet hâlidir.

Bundan da anlıyoruz ki hürriyetin kemâli ile ubûdiyyetin kemâli aynı noktada birleşmektedir. İrfânî dildeki ifâdesi ile: bu yolda son, aslında başlangıca dönüştür hâli gerçekleşmektedir. Bidâyet de (başlangıç) nihâyet de (son) insânın içinde dürülüp saklanmıştır. İnsân iç âleminde saklı olan mesâfeleri aşarak Saf/Kâmil Nefs hâline  inkılâb etmektedir. Geçirilen arınma eğitimi (seyr-ü sülûk) insânı tekrar o eski hâline getiriyor. Bu nedenle Hz. Muhammed (SAV)’e, hem de İsrâ gibi bir yolculukta abd/kul  diye hitâb edilmesinin manâsındaki büyüklük de buradan gelmektedir. Özetle söylemek gerekirse: "İçinde ubûdiyet sırrını gerçekleştirene, dışında hürriyet bahşedilir." (Sehlü-t- Tüsterî)


Ganiyy-i Muhtefî, 2. beyitte bu hürriyet konusuna bir kez daha değiniyor ve Cem’ü-l Cem mak
āmındaki kişinin cesedinden, nefsinden ve Rûh’undan şeksiz şüphesiz Allāh’ın işlediğini ve artık O kişinin bu hâliyle hür ve mutlu (handan) olduğunu yeniden tekrarlayarak vurguluyor.

3. beyitte ise, böyle bir kişinin her şeyini yüce Rabb’inin kapladığını; Kul, Rabb ve Mürebbi’nin aynı Gerçek'te birleştiğini anlatmaktadır. Çünkü bu makāma gelmiş bir kişi, kendi zâtı ile Hakk’ın Zâtı’nın aynılığını idrâk etmiş, varlığın ve kaderin sırrı kendisine açılmış, görülen zâhirî/dış zıtlıkları Tevhîd potasında eritme tasarrufuyla donatılmıştır. Artık O, bütün bu farklılıkların aynı Hakîkat’in farklı vecheleri olduğunu kâmil bir biçimde idrâk etmiştir.


Böyle bir idrâkin kişiyi ulaştırdığı ilim (İlm-i Ledün) ise çok özeldir. Bu ilmin kapsayıcılığını ve nüfuz ediciliğini Ganiyy-i Muhtefî  4. beyitte şöyle açıklar: Cem’ü-l Cem’i zevk eden kişi için "Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın" aynı çizgide toplanmıştır. O, aynı anda hem zâhire/dışa hem de bâtına/içe nazar edebilmekte, evvelin/öncenin ve âhirin/sonranın bilgisinden haberdar olmaktadır. Çünkü O, All
āh’ın boyasıyla boyanmış, Hakk’ın gören gözü, işiten  kulağı ve tutan eli olmuştur.

Cem’ü-l Cem makāmı, aynı zamanda, kişinin Hakk için kâmil bir aynaya  dönüşmüş olduğu  makāmdır. Hz.  Peygamber (SAV) bu makāmda kendini "Men reâni fakad rey’el Hakk" yâni "Beni gören Hakk’ı görmüş olur" sözüyle tanıtmıştır. Bu makāmdaki kişi, All
āh’ın kemâlâtını izhâr eden bir ayna oluşunun şuurundadır. Bu nedenle onun bu aynalık görevini yerine getirişi bu makāmın en ileri kulluğudur.


5-7. Beyitler:

Vârisidir Nebî'nin: İlm'ine, Ahlâk'ına;

Hem fâildir, hem teslîm o Yüce Hallâallk'ına.


"Ve inneke le alâ hulkin azîm"
mazhârı

Ahvâli tefhim eder El Lâtîfü-l Kahhâr'ı.


Bil ki O her hâliyle âlemlere rahmettir;

Bekābillâh'da mukîm bir mazhar-ı Samed'dir.


Ganiyy-i Muhtefî, 5. beyitte Cem’ü-l Cem’de bulunan kişinin Hz.  Peygamber (SAV)’in hem ilmine hem de ahlâkına vâris olduğunu söylemekte ve bu  yönüyle onun bir yandan kulluk sorumluluklarını yerine getirirken, bir yandan da bâtını sâhipli bir varlık olarak yüce Yaratıcı’ya teslim olduğunun altını çizmektedir.

6. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da Hz. Peygamber (SAV)’i övdüğü "Ve inneke le alâ hulukin azîm" yâni "Andolsun ki Sen en yüce  ahlâk üzerinesin" (Kalem/4) âyetine atıfta bulunuyor ve Cem’ü-l Cem’de olan kişinin bu âyetin mazharı olduğunu bildiriyor. Daha sonra da böyle bir şereflenmenin Muhammedî bir ahlâk olarak varlığa yansımasını  All
āh’ın güzel isimlerinden ikisi olan "El Lâtîfü-l Kahhâr" isimlerine izâfe ediyor.  "El Lâtif " ve "El Kahhâr", görünüşte birbirlerine iki zıt isim ama bu iki ismin toplam olarak tecellisi Makām-ı Cem’ü-l Cem’de bir denge ahlâkı olarak ortaya çıkıyor.

Cem’ü-l Cem daha önce de ifâde ettiğimiz gibi Şeriat ile Hakîkat'ın cem edildiği/toplandığı makāmdır. Başka bir deyişle bu makāmdaki kişinin zâhirini Şerîat, bâtınını ise Hakîkat süslemektedir. Bu nedenle bu kişi zâhirde Şerîat'in kendisine yüklediği görevleri yerine getirirken tâvizsizdir fakat merhametli ama her hâlükârda adâlet üzere olmak durumundadır. Bu da onu "El Kahhâr" isminin bir uygulayıcısı olarak Celâl sâhibi kılar. Ama bunu yaparken de işin hakîkatine vâkıf olmanın getirdiği  Cemâl'i de izhâr eder.  O, "El hayru fî mâ vaka’a" yâni "Vuku bulanda hayır vardır" ya da "Hayır, vâki olandadır" hadîsinin huzuru içerisindedir. Bu şuurla kusurları bağışlar, affeder, her şeye rahmetle bakan bir Mâhza Hayr'a dönüşür.

Artık O, Ganiyy-i Muhtefî’nin 7. beyitte belirttiği gibi her hâliyle "Âlemlere rahmet olarak gönderilen" (Enbiyâ/107) Hz.  Peygamber’in ahlâkına bürünmüştür. Daha da ilerisi, böyle bir kişi Hakk ile bâkî olmanın  şuuruyla Cenâb-ı Hakk'ın Samedâniyet'inin de mazharıdır. Bu niteliğiyle kimseye ihtiyâc duymayan bir vekar içindedir.



XVI. Dersin Kıssadan Hissesi

Cem'ü-l Cem makāmını hazmeden kişi Cenāb-ı Hakk'ın ilâhî lûtuflarını ubûdiyyet perdesi altında vekarla setreden bir İnsân-ı Kâmil ve Mürebbi'dir. Böyle bir kişiye erişen ve o zâtın bu niteliğini keşfeden kimse bilmelidir ki önüne çıkmış olan bu fırsat kemâle ermek için hayatının fırsatıdır.

 




* * *