NE ARADIĞINI BİLMEYEN BULDUĞUNU İDRÂK EDEMEZ
“Hakîkat yolunun başı da idrâktir ve sonu da idrâktir” derler. Bu nedenle bu yolun yolcuları taklit ile değil tahkik ile yürümek zorundadırlar. Taklit, bir şeyin iç yüzünü anlamadan yalnızca bakarak yapmaktır. Tahkik ise, incelemeyi, araştırmayı gerektirir ve sonunda sâhibini şüphesiz bir anlayışa/bilgiye yâni “yâkîn”e ulaştırır. Her yolun olduğu gibi hakîkat yolunun da kendine özgü bir bilgisi vardır. Bu bilgi daha önce bu yoldan geçmiş, bu yolun eğrisini/doğrusunu, hilesini/hurdasını bilen bir rehber tarafından yeni yolculara öğretilir. Yolcular bu bilgiyle yollarına güvenle devam ederler ve en önemlisi kendi konumları hakkında ulaştıkları durakları bilmenin zevkini yaşar, tadını çıkarırlar. Öğreticisiz yola koyulanlar ise yollarını şaşırabilir, uğradıkları durakları da son durak zannedebilirler. Çünkü neyi aradığı kendisine bildirilmeyenin bulduğunu anlaması mümkün değildir. Onların hali deryâda yaşayan ama deryâdan habersiz balık gibidir. İdrâkin uyanışı insanı hayrete düşürür ve bu hayret insanın dilinden çoğu kez şöyle ifâde edilir: “Demek öyleymiş, nasıl da şimdiye kadar farkına varmadım, halbuki her gün önünden habersiz geçmişim, daha önce de görmüştüm ama bunun o olduğunu şimdi anladım.”
Dikkat edilirse Yûşâ’nın da aynı duyguları yaşadığı görülür. Hz. Mûsâ “balığın kaybolmasının”, aradıkları yere vardıklarının işâreti olduğunu Yûşâ’ya söylememişti. Bu buluşma Hz. Mûsâ ile Rabb'i arasında bir sır idi. Ne zaman Yûşa balığın kaybolduğunu Hz. Mûsâ’ya bildirince, Hz. Mûsâ aradıkları buluşma yerini geçtiklerini hemen anladı ve geriye dönmek istedi. Yûşâ, bu hayret verici olayın “işâret ettiği gerçekten” habersizdi ve Hz. Mûsâ Hızır’la buluşuncaya kadar da bunu bilmiyordu. Kur’ân belki bu nedenle olacak ki, Hz. Mûsâ’nın bundan sonra Hızır’la devam eden yolculuğunda Yûşâ’dan hiç bahsetmez.
Kehf Sûresinin üzerinde durduğumuz bu 64. âyeti ilm-i ledün eğitiminde önemli bir noktaya da kaynaklık yapmaktadır. Bu nokta “Esmâ” ve “Müsemmâ” ayrımı olarak karşımıza çıkmakta hattâ yol olarak “Esmâ yolu” ve “Müsemmâ yolu” olarak ifâde edilmektedir. Esmâ, ismin çoğuludur. Müsemmâ ise ismin delâlet ettiği mânâdır. Özellikle Allah’a nisbet edilen isimlerin, “bu isimlerin bâtınındaki gerçekle” yâni müsemmâ ile aynı mı, yoksa gayrı mı olduğun tartışması erken dönemlerden itibaren akāid ve kelâm literatürüne girmiştir. Bu tartışmalara teknik açıdan nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın gerçek olan şudur ki: “Zâhir ile Bâtın”, “Sûret ile Sîret”, “Esmâ ile Müsemmâ”, “Sıfat ile Zât” ayırımı her zaman olacak, insanların seviye, nasip ve yeteneklerine göre izafî yapısını sürdürmeye devam edecektir.
Biz bu konudaki sözü Ganiyy-i Muhtefî’nin Müsemmâ Âşıkları nefesiyle noktalayalım:
Esmâ’ya yönelenler dindâr kişidir elhak;
Müsemmâ âşıkları hür olurlar muhakkak.
Sıfatlar sırlarını ehl-i Esmâ’ya açar;
Ehl-i Müsemmâ’nınsa Seyr-i Zât berâtı var.
Hakk’a yönelik olur Esmâ’yı izleyen er;
Müsemmâ’nın harîmi Hakk’a Hakk ile erer.
Mâzharıdır Zât’ının âşıkān-ı Müsemmâ;
Bunu da izhâr eden Esmâ’dır, yalnız Esmâ’!
* * *