Makām-ı Ahaddiyyet


Zevkan tedrîs edilse bile tüm bu makāmât,

Bâlâsına erişmez bu zevkteki kemâlât.


Yetmez sohbetle nazar, himmet ve hayli emek!

Ahvâl-i makāmât'ı zordur lâfla kesbetmek.


Vehbî bir oluş gerek Hak'dan atâ edilen,

İster buna vuslât de ister rûhânî şölen.


Ama sâlik olursa eğer Mi'râc'a nâil,

Bu kıylukāl yok olur; Zât'ıyla olur Fâil.


O'na böyle verilir makām-ı Ahadiyyet,

Âlemlere de olur bâb-ı rahmet, hidâyet.


Bu azîm tecellî ki ilmini kılar Furkān;

Olmuştur Zât'ıyla da hâzâ "Konuşan Kur'ān".

Bu nefeste geçen bazı deyim, kavram ve kelimelerin kısa açıklamaları:

Ahadiyyet: (1) Arapça, birlik demektir. Bir şeye nisbeti olmayan, bir şeyin de kendisine nisbeti bulunmadığı şeye denir. Bu makām, akıl ve anlatmakla vasfa gelmez. "O’nu ilmen hiçbir şey ihâta edemez" (Neml/84) âyeti ile, O’nun bu gaybî hüviyyet-i mutlaklığına işâret vardır. (2) Tevhîd-i hâss. Sıfât-ı kadîmlerinin gayrından müstağnî olduğu için.

Zevkan
: (1) Zevk bakımından; (2) Mânevî haz yoluyla.

Tedrîs:
Ders verme, verilme, okutma.

Mak
âmat: Mertebeler.

Bâlâ:
En yüksek, en üst, en yüce.

Kemâlât:
Olgunluklar.

Kesb
: Çalışıp, kazanma.

Vehbî:
Allāh vergisi.

Atâ:
Bağışlama, ihsân.

Vuslât
: Bir şeye ulaşmak, varmak.

Nâil
: Murâdına eren.

Kıylûkal
: Dedikodu.

Bâb:
Kapı.

Hidâyet:
Hakk yoluna, doğru yola kılavuzlama.


Bu Nefesin Yorumu

Makām-ı Ahadiyyet, Tevhid Mertebeleri’nin sonuncusudur ve ancak kendilerine Mi'rāc lûtfedilen zevâtın Hakke-l Yakîn olarak zevk ettikleri makāmdır. Bu makāmı ilme-l yakîn ya da ayne-l yakîn zevketmek mümkün değildir.


İşte Ganiyy-i Muhtefî de 1. beyitte Makām-ı Ahadiyyet’in bu erişilmesi güç üstün/yüce yönüne dikkat çekiyor ve bu makāmın diğer makāmlar gibi İlme-l Yakîn  ya da Ayne-l Yakîn bir yolla öğrenilmesinin mümkün olmadığını vurguluyor. Çünkü; gerek İlme-l Yakîn ve gerekse Ayne-l Yakîn aracılığı ile elde edilen ilim, kesbî yâni çalışılarak elde edilen bir ilimdir ve bu ilim aynı zamanda kişinin yeteneği, kapasitesi ve idrâk düzeyi ile sınırlıdır.


2. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, sâdece bu makāma ulaşmanın değil, bütün Tevhîd makāmlarını söz kalıplarına dökmenin de, sözle anlatmanın da zor olduğuna değiniyor ve ne kadar sohbet yapılsa, emek harcansa, himmet edilse bunların Tevhid makāmlarını kesbetmekte yeterli olmayacağını; başka bir deyimle bu makāmların hâllenilmesi, yaşanılması gerektiğini vurguluyor.


Öyleyse ne olacaktır? Bu sorunun cevabı Ganiyy-i Muhtefînin 3. beyitinde saklıdır. Makām-ı Ahadiyyet’i yaşamak, böyle bir oluş ve erişle karşılaşmak ancak Cenâb-ı Hakk’ın lûtuf, kerem ve ihsânıyla gerçekleşir. Ama tümüyle içe dönük ve dolayısıyla da sübjektif olan yâni objektifleştirilmesi mümkün olmayan böyle bir manevî tecrübenin, ruhânî şölenin içeriğinin nasıllığı ise hiç şüphesiz bilgimiz/zevkimiz dışındadır. Bu tıpkı kendisine "Aşk nedir?" diye sorulduğunda Mevlâna’nın verdiği karşılığa benzer: "Ben ol da, gör!"


Ganiyy-i Muhtefî
, 4. beyitinde bu mânevî tecrübenin adını tasavvufî literatürdeki tanımıyla Mi'râc olarak vermektedir. Tabiîdir ki bu Mi'râc’ı Hz. Peygamber (SAV)’in  Mi'râc’ı ile karşılaştırmamak/karıştırmamak lâzımdır. Yalnız şunu söyleyebiliriz ki; Cenâb-ı Peygamber hangi olaylara iştirâk ettiyse, o Cenâb-ı Peygamber’in sünnetidir ve bütün ümmetine de bu kapılar açıktır. Artık Mi'râc’ı yaşayan bir kişi için  bütün sözler bitmiş, mertebeler anlamını yitirmiştir. Çünkü bu öylesine bir Vuslât'tır ki, Cenâb-ı Hakk huzûruna çağırdığı, hârimine aldığı kişiye bu bir anlık dâhi olsa tüm mertebelerin bilgisini vermiş, onu Esma’ü-l Hüsnâ’sı ile süslemiş/güçlendirmiştir.


Mi’râc’ı yaşayan kişi; bütün âsârını, ef’âlini, sıfatını ve zâtiyetini Cenâb-ı Hakk’ın Nûru'nda yakmış, orada ifnâ-i vücûd etmiş, vücûdu ortada kalmamış, All
âh’ın Nûru'yla yıkanmış abdest almış ve nûranîler ve rûhaniler zümresine katılmış bir kimsedir. Nefsi tamamen rûhlaşmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın zâtiyeti  öyle bir zâtiyettir ki, O’na erişenin herşeyi Nûr'a dönüşür.


Yalnız bu arada daha önce Tevhid-i Zât'ta değindiğimiz Mi’râc hadîsesi ile şimdi anlatmaya çalıştığımız Makām-ı Ahadiyyet'teki Mi’râc hadîsesi arasındaki farkı iyi seçmek gerekir. Birincisindeki Mi’râc, ilmen/kalben tadılan bir idrâktir. İkincisi ise Mi’râc’ın hakîkatini idrâk etmek, Hakk’ı rûhen şeksiz tanımak anlamında ve bilfiil yaşanan bir olgudur. Bu ikisi arasındaki fark, gölge ile asl arasındaki fark gibidir. İşte Ganiyy-i Muhtefî böyle bir Mi’râc’ı gerçekleştiren has bir mürîdine bir başka nefesinde şöyle seslenir (Bk. Nefesler,s. 74-75):



Seni tebrîk ederim, ey gözlerimin nûru,
Benim sâdık mürîdim, Hak'kın sevgili kulu!

İşte oldu Mi'râc'ın! Artık Rab'ba harîmsin.

Adl-u ihsânla emîn, kullarına kerîmsin.


Rûhânî Nûrânî'ler zümresine dâhilsin.

Son buldu çocukluğun; hem reşîd, hem kâhilsin1
.


Bekābillâh'la şeref bulmuş has bir Velî'sin;

Hak Nûru
'yla, serâpâ2, münîr3 ve de celîsin4.


Buldun Gerçek Hayâtı; bu benzemez rûyâya!

Hangi vazifelerle irsâl oldun5
Dünyâ'ya?


Bunun idrâki bâzen belli bir zamân alır;

Bu idrâke ulaşan Velî şaşırır kalır.


Kimi ehl-i tasarruf, kimi irşâda muzaf6
;

Ama hepsi de olur kulluk ile muvazzaf7
.

Yalnızca bir kişiye ba's olur bâzen biri;

Oysa, ülke yönetir diğerinin tekbîri.


Hazmetmelisin mutlak, ba'de-l Mi'râc, cezbeni;

Rücu' et Mürşid'ine ki hıfzetsin O seni.


Hâzım-ı cezbe8
olur Kâmil Mürşid ki fehmet,

Hâlâ O'na muhtacsın; hâlâ O'nda selâmet!


Ne zaman cezben söner, temkînin olur kavî,

Ruhsatıyla olursun Mürşid'ine müsâvî.


Setret sırrını, Velî! Edebin, işte, budur!

Senden artık yalnızca hayırlar eder südur.


Mevlâ'ya visâlinin olmaz dedikodusu;

Mestûrsa Velâyetin, düşman da kurmaz pusu.


Nebî'nin vârisidir; Velî böyle atanır.

Unutma sakın yavrum: Velî'yi Velî tanır!



Ya da nazma dökecek olursak:


Ey gözlerimin nûru, Hakk'ın sevgili kulu, benim sâdık mürîdim! Seni tebrik ederim. İşte Mi'râc'ın gerçekleşti. Sen artık Cenâb-ı Rabbü-l Âlemiyn'in harîmi oldun. Bundan nâşî O'nun Adâleti ve İhsânı ile emîn ve O'nun kullarına da kerîmsin. Bundan böyle çocukluğun son buldu. Şimdi artık hem yetişkin ve hem de reşîdsin; çünkü Cenâb-ı Hakk'ın Rûhânîler'inin ve Nûrânîler'inin topluluğuna dâhil olmuş bulunmaktasın. Sen şimdi Allāh ile var olmanın şerefine ermiş, Hakk'ın Nûru ile baştanbaşa aydınlık ve parlak has bir Velî'sin (Allāh Dostu'sun).

İşte simdi gerçek hayatı buldun. Bu hayat bir rûyâ değildir. Cenâb-ı Hakk'ın huzûrundan bu Dünyâ'ya geri gönderildiğinde ne türlü vazifelerle yüklü olarak geldin? Bunun idrâkinde misin? Aslında bu vazifeleri idrâk etmen belli bir zaman alır. Bu idrâk sende uyandığı zaman zâten şaşırıp kalacaksın. Mi'râc'ını yapmış Velîlerin kimi tasarruf ehli olur kimi de irşâd ile görevlendirilmiş olur. Ama hepsi de, eninde sonunda, Allāh'ın kulu olmakla görevlidir. Bazen bir Velî (meselâ Ken'ân Rıfâî hazretlerinin Efendisi Tütüncü Güzeli gibi) yalnızca bir kişinin irşâdı ile görevli olur, bazen bir başka Velî'nin tekbîri koca bir ülkeyi tasarrufu altında tutar.

Mi'râc'dan sonra sende zuhur edecek olan cezbeni mutlaka hazmetmelisin. Bu çok mühimdir. Sakın başına Hallâc-ı Mansûr'un başına gelenler gelmesin! O Mi'râc'ından döndüğünde cezbesini hazmedemedi da bak başına neler geldi! Bunun için Mürşid'ine başvur ki seni cezbenden korusun. Kâmil bir Mürşid insana cezbesini hazmettiren bir olgunluğa sâhiptir. Sen Mi'râc'ını yapmış olsan bile anla ki hâlâ Mürşid'ine muhtaçsın; selâmetin hâlâ onun idâresindedir.

Ne zaman Mi'râc'ının cezbesi sükûnet bulur da temkînin kuvvetlenirse işte o zaman sen Mürşid'inle müsâvî olursun. Bu takdirde senden yalnızca hayrlar zuhur edecektir. Velâyetin edebi ise Mi'râc'ının sırrını kimseye açıklamamaktır. İnsânın Allāh'a vuslatı dedikodu konusu olmaz! Sen Velâyetini gizlersen düşmanın da sana pusu kuramaz. Velî Nebî'nin ilminin, ahlâkının, şeriatinin vârisidir. Bir kimse Velî olduğu zaman bu mîrası yüklenmiş olur. Aman sakın unutma evlâdım Velî'yi ancak Velî tanır.

5. beyitte Ganiyy-i Muhtefî, Mi’râc’ın hakîkatiyle birlikte kişiye Makām-ı Ahadiyyet’in verildiğini bildirmekte ve bu makāmla izzet, şeref ve vakar bulan kişinin bütün âlemlere bir rahmet ve bir hidâyet kapısı olduğunu müjdelemektedir.


Ve son olarak 6. beyitte ise Ganiyy-i Muhtefî, bu yüce tecellîye/tecrübeye sâhip olan  Velî'nin ilminin hâzâ Furk
ān (yâni Hakk ile bâtılı temyîz etmeyi sağlayan ilim), Zât’ının ise Konuşan Kur’ân'a inkılâb edeceğini beyân etmektedir.

 




* * *