İZ BIRAKMAK
Balığın dirilişi ile aradıkları yeri geçtikleri anlayan Hz. Mûsâ, Yûşâ ile birlikte geri döndüler. Ama bu dönüş geldikleri yoldan bir geri dönüş idi. Kur’ân bu inceliğe şöyle dikkat çeker: “Ve izleri üzerine hemen geri döndüler” (Kehf/64).
Hz. Mûsâ ve Yûşâ’nın “izleri” üzerine geri dönmeleri, onların yolculukları sırasında geçtikleri yerlere işâret bıraktıklarını bize göstermektedir. Bu, belki de sonunun ne olacağını bilmedikleri bir yolculukta ve tanımadıkları bir coğrafyada kaybolmamaları için alınmış bir tedbir idi. Gerçekten de bu tedbir işe yaramış, aradıkları noktaya tekrar kolayca dönmelerini kendilerine sağlamıştır. Aynı zamanda bu davranış modeli Kur’ân’ın diliyle tüm insanlara Hz. Mûsâ’nın şahsında bir örnek olmuş; ister maddî, isterse mânevî seyâhatlerde olsun “iz bırakmanın” önemi anlatılmıştır. Ve tarih boyunca bir çok insan yaşam tecrübelerini, deneyimlerini kağıda, tuvale, notaya, taşa yansıtarak “iz bırakmanın” ve “eser vermenin” onurunu yaşamışlardır.
Aslında iz bırakmak Yaratıcı Kudret olan Allah’ın da bir tavrıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de çok geçen ve Kur’ân terminolojisinin en önemli kavramlarından biri olan âyet, Arap dilinde ; “işâret, iz, belirti, delil” anlamlarına gelmektedir. Allah, kendisine ulaşmayı talep edenler için evrende sayısız izler bırakmış, insanlardan bunları anlamalarını, görmelerini istemiştir. “Yeryüzünde içlerinde hiçbir şüphe duymadan insanların görebileceği, Allah’ın varlığının işâretleri vardır. Tıpkı kendi kişiliğiniz üzerinde de O’nun işâretleri bulunduğu gibi: Bunları görmüyor musunuz?” (Zâriyat/20-21).
Allah’ın yeryüzünde en büyük eseri/izi ise insandır. Bu insanlar içerisinden seçilmiş peygamberler ise bu izlerin en anlamlı bölümünü temsil eder. Her peygamber, insanlık tarihi boyunca “tavrı” ile hakîkate giden yolun “bir basamağına” ışık tutmuştur. Bu yüzden peygamberlerin izlerini tâkip eden insanlar hiçbir zaman yollarını kaybetmemiş, yönlerini şaşırmamışlardır. Hz. Âdem’in tavrından başlayan bu süreç, Hz. Muhammed (SAV)’in tavrında kemâle ulaşmış, oradan da aslına dönmüştür. “Hiç kuşkusuz, son varış Rabb'inedir” (Necm/42).
Gelişim sonsuz bir yolculuktur. Bu yolculuk, bilgilerin bilgilere eklendiği, sonra da şaşmaz, değişmez, sâbit deneyler hâline geldiği “farkında olma” yolculuğudur. Yolculuk üzerinde; elde edilen her yeni bilgi, kendinden sonraki bilginin anahtarıdır. Eğer böyle olmasaydı insanlık yerinde sayar, “zamanın kısa, yolun uzun” olduğu bu yolculukta kendinden beklenen adımı atamazdı.
İşte Hz. Mûsâ da yeni bir bilginin izini ararken, “bıraktığı izle”bilgi mertebelerinin nasıl bir seyir tâkip ettiğinin anlamlı yol işâretlerini bize göstermiştir. Bu nedenle olacak ki; ezelî yürüyüşte ve Mevlâ’yı arayışta Hz. Mûsâ’nın taşıdığı misyonu en güzel idrâk edenlerden biri olan Yunus Emre bu gerçeği şöyle dile getirmiştir:
“Gökyüzünde İsâ ile,
Tûr dağında Mûsâ ile,
Elindeki asâ ile
Çağırayım Mevlâm seni.”
Son söz yine Yunus’tan: “Araya araya bulsam izini / İzinin
tozuna sürsem yüzümü.”/Hakk nasib eylese görsem yüzünü / Yâ Muhammed canım
arzular Seni.
* * *