Sırlı Kul

 

SIRLI  KUL


Bir söz vardır: “Bir şeyi nerede kaybettiysen orada ara!” diye. İşte Hz.  Mûsâ ve Yûşâ da izlerini tâkip ederek daha önce dinlendikleri ve “balığı kaybettikleri” kayanın yanına geriye döndüklerinde aradıkları kişi ile karşılaştılar.“Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul..” (Kehf/65). Âyet, aranılan kişiyi üç özelliği ile bize tanıtmaktadır: 1) O, adı bile zikredilmeyen sırlı/ gizli bir kuldur; 2) O’na Allah tarafından üstün bir rahmet verilmiştir; 3) O, “ilm-i ledün” sâhibidir, yâni Allah katından özel bir bilgiyle donatılmıştır.

 

Kur’ân “kullarımızdan biri” diyerek Hz. Mûsâ’nın buluştuğu kulun adını vermemiştir. Gerçi hadislerden bu kulun adının “Hızır” olduğunu öğreniyoruz ama daha sonra da üzerinde duracağımız gibi “Hızır” adı bir isimden çok, sıfat olarak dikkat çekmekte ve kullanılmaktadır. Kur’ân’da bu kişinin adının verilmemesi, bu kişinin ilmi gibi kendisinin de sırlı bir kul olduğunu bize göstermektedir. Buna benzer bir başka örneğe Neml Sûresi’nin 40. âyetinde de rastlıyoruz. Sebe Melikesi’nin tahtının kilometrelerce uzaktan Hz. Süleyman’ın huzûruna getirilmesini göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleştiren kişiden Kur’ân sâdece “kendinde Kitap’dan bir ilim olan” kişi olarak bahseder.

 

Kur’ân’da bir çok isim zikredilirken Allah katından özel bir ilimle nasiplendirilmiş bu kişilerin isimlerinden söz açılmaması çok anlamlıdır. Demek ki Allah, bu kişilerin isimlerinin deşifre edilmesini istememekte, onları sırlayarak kendi koruması altında tutmaktadır. Bu sırlamanın nedeni üzerinde düşündüğümüzde karşımıza “Nübüvvet” ile “Velâyet” arasındaki fark çıkmaktadır. Nübüvvet yâni peygamberlik açık bir kurumdur ve nebiler getirdikleri Şeriati herkese tebliğ etmekle yükümlüdürler. Velâyet yâni velîlik ise bâtınîdir ve onların tebliği (İlm-i Ledün) sâdece yetenekli kimselere yöneliktir. Bu yüzden Velâyette çağrı yoktur ancak (Hz.  Mûsâ’nın örneğinde de gördüğümüz gibi) talep vardır. İlâve edilmesi gereken bir başka husus da şudur: “Velâyet, Nübüvvet’in bâtınıdır ve devam etmektedir”. Cenâb-ı Hakk’ın bir kudsî hadîste: “Benim velîlerim kubbelerimin altında gizlidir” buyurması bu gerçekliğin en önemli delilidir.

 

Ubeyy b. Ka’b’tan rivâyet edilen bir Hadis’te bu sırlı/esrarlı bilge kişiden “Yeşil Adam” anlamında “el-Hazir” ya da “el-Hizr” olarak bahsedilmektedir. O’na bu lâkabın veriliş nedeni bir başka hadiste de şöyle anlatılır: “O’na Hızır denilmesinin sebebi otsuz kuru bir yerde oturmuş ve onun altındaki yer hemen yeşerivermişti” (Buhârî, C.7, S.3209, H.76). Bu, öyle görünüyor ki bir isimden çok bir sıfattır ve bu kişiye izâfe edilen bilgi ve hikmetin (İlm-i Ledün) her zaman yeni, her zaman geçerli olduğunu ifâde etmektedir. Hızır, mutlak bilginin, ebedî hayatın ve hakikî diriliğin sembolüdür. O sâdece otları değil, insanların kalplerini de yeşillendirmekte yâni hakîkat ve mârifet bilgileriyle diriltmekte, onlara Âb-ı Hayat sunmaktadır.

 

Bütün bu bilgiler bizi şu sonuca ulaştırmaktadır: Çağın ve zamanın hangi devrinde yaşarsak yaşayalım, Yaratıcı Kudret’in katından bilgilendirilmiş, insan için varılması mümkün  derin kavrayış ve tecrübenin ilmine sâhip insanlar daima var olacaktır. Zâten âyette çoğul olarak geçen “kullarımızdan bir kul” ifâdesi bu insanların  sayısının azımsanmayacak derecede olduğuna işâret etmektedir. Bu nedenle tefsir kitaplarında yer alan Hızır’ın hayatta olup olmadığı tartışması yerine Çağın Hızırları'nın nasıl bulunup teşhis edileceği endişesi hakîkati arayanlar için daha önemli olmalıdır.

 

 

 

* * *