Rüşd Yolu

 

RÜŞD  YOLU


Rüşd kısaca: “Doğru yolu bulup bağlanmak, Hak yolunda teşhis ve temyizle donanmış olarak dosdoğru gitmek” demektir. Ama bunun yanında “istikāmet üzere olmak, hayra isâbet etmek, doğru düşünmek, aklını dirâyetle kullanmak, erginlik “ anlamlarına da gelir. Bir kimseyi rüşd sâhibi kılmak fiiline ise “irşad” denir ve  bu fiili gerçekleştiren kimse “mürşid” adını alır. Rüşd sâhibi olabilmenin yolu “Reşîd” ve “Râşid” olmaktan geçer. Reşîd ve Râşid aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden ikisidir. Er-Reşîd: “Takdir ve tasarrufunda kimsenin tavsiyesine ihtiyâcı olmayan”; Er-Râşid: “Dilediğini tecellîleri hakkında irşâd edip Kendi’ne yaklaştıran” demektir.

 

İşte aradığı kulu bulan Hz. Mûsâ, bu kuldan kendisine mürşidlik yapmasını ve kendisini “rüşd yoluna” ulaştırmasını istemektedir. Mûsâ ona: “Neyin doğru olduğu (rüşd) konusunda sana verilen bilgiden bana da öğretmen için senin peşinden gelebilir miyim?” dedi (Kehf/ 66).

 

Âyetteki kelimelerin dizilişi, Hz. Mûsâ’nın konuşmasının gâyet alçak gönüllü bir şekilde ve bütün edep kurallarına uygun olarak cereyân ettiğini göstermektedir. Bu tavır ilim tâlibi olan insanların âlimlerin yanında nasıl konuşması gerektiği konusunda önemli bir örnek oluşturmaktadır. Dikkati çeken bir başka husus da şudur. Hz.  Mûsâ “sana verilen bilgiden bana da öğretmen için senin peşinden gelebilir miyim?” ifâdesiyle, Hızır’a tâbî olma noktasında nezaketle ondan izin istemiştir. Bu da bize İlm-i Ledün yolunun dâvet değil bir “taleb yolu” olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.

 

Rüşd’ün tanımını verirken bir anlamının da “erginlik” olduğunu söylemiştik. Bugün Türkçe’de kullandığımız “rüşdünü ispat etti” ifâdesi kişinin erginliğini kazandığı ve hukuk açısından sorumlu tutulacak yaşa geldiği belirtir. Ama kişinin fizyolojik erginliğe ulaşması onun “mânevî” yönden de erginliğe ulaştığı mânâsına gelmez. Kişinin bir fizikî yetkinlik yaşı olduğu gibi bir de mânevî erginlik yaşı vardır. Ancak bu yaşını tamamlayanlar “mânâ eri” olmaya hak kazanırlar. Mânâ eri olmanın cinsiyetle ilişkisi yoktur. Bir velînin deyişiyle: “Mânâda er olanın kadını da erdir, erkeği de”. Bu nedenle mânâda rüşdünü ispat etmeyenlere İlm-i Ledün verilmez.

 

Rüşd sâhibi olanlar artık kemâle ulaşmış, vesâyetten kurtulmuş ve “Vasî” konumuna geçmişlerdir. Onlar aldıkları eğitim ve bunun sonucu kazandıkları ilim aracılığı ile eşyânın artık neyi remzettiğini ve bunun Allah’ın hangi Güzel İsimleri’nin ve Sıfatlarının eseri olduğunu vâsıtasız olarak idrâk ederler. Onlar için realite: Allah’ın her eserde, her fiilde ve her sıfatta tecellî eden Güzel İsimleri’dir. Nereye dönerse dönsün, kemâlinden ötürü, her yerde Esmâ-ül Hüsnâ’nın yansımalarını, tecellîlerini keşf, müşâhede ve ihâta ederler. Rüşd sâhibi olanlar “bütün zıtlıkları” Tevhid potasında eriterek kendi varlıklarının sırrına ermiş, bundan ötürü de bütün âleme rahmânî  bir merhamet ve müsâmaha ile nazar kılan zâtlardır.

 

Hızır, rüşd eğitimi almak isteyen Hz. Mûsâ’nın talebini geri çevirmedi. Ama şu gerçeği de ona hatırlatmaktan kaçınmadı: Mûsâ’ya dedi ki: “Sen benimle arkadaşlığa asla sabredemezsin” (Kehf/67). Böylece Hızır taşıdığı ilme uygun olarak Hz. Mûsâ’nın psikolojik durumu hakkındaki ilk keşfini yapmış oluyordu. Gelecek âyetlerde bu keşfin doğruluğunun sonunda nasıl gerçekleştiğini daha net bir şekilde göreceğiz. Öyleyse sonu belli olan bu arkadaşlıktan Hz. Mûsâ’nın öğreneceği şey nedir? Bu sorunun cevabını şu iki cümlede özetlemek mümkündür: “Kendi yerini tanımak” ve “Sabretmeyi bilmek”.

 

 

* * *