BİR İŞİN SONUNU SABIRLA BEKLEMEK İBÂDETTİR
Bir gün Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarından birini gören Peygamber Efendimiz (SAV), biraz da öfkelenerek O’na şöyle demişti: “...Allah’a yemin ederim ki, eğer Mûsâ sağ olup aranızda bulunsa, onun için tek meşrû tutum, bana uymak olacaktı”. Düşünüyorum da eğer gerçekten Hz. Mûsâ, Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde yaşasaydı, yazıya başlık olarak seçtiğim hadisten en çok istifâde edenlerin başında gelirdi. Çünkü Hz. Mûsâ ile Hızır arasında geçen olayları sahâbeye anlatan Peygamberimiz, Hz. Mûsâ’nın bu arkadaşlık sırasında gösterdiği sabırsızlığı bilgi açısından büyük bir kayıp olarak değerlendirmiş ve sonunda şu temennide bulunmuştu: “Ne olurdu sabretseydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı” (Buhârî, C.7, S.3208).
Kur'ân’ın temel kavramlarından biri olan sabır, nefsin zorluklara tahammülü diye tanımlanır. Sabır, zafere giden yolun anahtarıdır ve sabır sırrından nasiplenmeyen rûhun olgunlaşıp pişmesi mümkün değildir. Tebrizli Şems şöyle diyor: “Sabrın mânâsı, işin sonunu gözlemek, sabırsızlığın mânâsı da işin sonunu göremeyecek kadar kısa görüşlü olmaktır. İlk saf, daima işlerin sonunu iyi görenlere kalır” (Şems, Makālât, 1/74). Ve Şems şu ilginç sözlerle devam ediyor: “Nasıl ki Yûsuf kuyuya atıldığı, zindana tıkıldığı günlerde bile gecelerini hoş geçiriyordu. Çünkü kendisine ayın, güneşin, yıldızların secde ettiğini rüyâsında görerek buna inanmıştı” (Şems, Makālât, 1/80)
Her müminin içinde de bir Yûsuf rüyası saklı olmalıdır. Yusuf Sûresi Kur'ân’da boşuna yer almamıştır. Cenâb-ı Hakk daha bu sûrenin başında: ”Andolsun ki, Yûsuf ve kardeşlerinin hikâyelerinde zafer ve sonsuzluğu arayanlar için gerçekten izler ve ibretler vardır” (Yusuf/7) diyerek hakîkat yolcularının dikkatlerini çekmiş, zaferlerin en mukaddes ve muazzamlarını gerçekleştirmiş olan nebilerin belirgin vasıflarından birinin de sabır olduğunu vurgulamıştır.
Sabır, nefis itibarıyla aceleci olan insanın (İsrâ/11) bu eksikliğini gideren bir rûhsal yardımdır. Bunun içindir ki Hz. Peygamber onu “insanoğluna yapılan lûtuf-ların en hayırlısı, en genişi” olarak nitelendiriyor (Buhari, rikaak, 30). Sabır bir nimet olduğu için onun en güzelini elde etmemiz öğütlenmiştir. “Yâkup dedi ki: Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Başka ne yapayım ki?” (Yusuf/18). Nedir güzel sabır, yâni sabr-ı cemil? Güzel sabır, “kendisinde halka şikâyet bulunmayan sabır” diye tanıtılır ve bu tanım da Kur'ân kaynaklıdır (Yusuf/86).
Toplum hayatının erdirici ve besleyici unsurlarından biri de sabır ahlâkıdır. Bunun içindir ki İslâm toplumunda fertlerin birbirlerine yardımları içinde sabrı tavsiye önemli yer tutar: “Andolsun zamânâ ki insan kesin bir kayıp içindedir. Ancak îmân edenlerle, güzel amellerde bulunanlar, bir de birbirlerine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değil” (Asr Sûresi/1-3). Ne ilginçtir ki, sahâbeler, birbirleriyle selâmlaştıklarında veyâ ayrılacakları zaman bu Asr Sûresi’ni okurlardı. Çünkü orada amel, Hakk ve sabır dikkatlere sunuluyor. Ve bu üçü zafer ve mutluluğun esasıdır.
Genel olarak vermeye çalıştığımız sabrın en güzeli de ilim ve hikmet öğrenmede gösterilen sabırdır. İşte bu noktada Hızır, Hz. Mûsâ’nın bu sabrı gösteremeyeceği kanaatindedir ve gerekçesini şöyle açıklar: “İç yüzünü bilemediğin veyâ tecrübe alanı içinde kavrayamayacağın bir şeye nasıl sabredeceksin?” (Kehf/68). Yâni benimle arkadaşlığında bir takım şeyler göreceksin ki, sır ve hikmetinden haberin olmayacak, dıştan bakışta ise iyi görünmeyecek. Çünkü senin şeriatine aykırı düşen işler yapacağım. Bunu ben yaparken Allah’ın sana öğretmeyip de bana öğretmiş olduğu bir bilgiye dayanarak yürüyeceğim. Sen ise, Allah’ın sana öğrettiği bir bilgiye dayanarak yürüyorsun ki; ben de onu bilmiyorum. Her birimiz kendi durumumuzdan sorumluyuz. Allah katında herkes kendi durumundan hesap verecek.
Âyette geçen “hubran” kelimesi Hz. Mûsâ’nın “tecrübe olarak kuşatamayacağı” bir alanı kapsamaktadır. Râzî’ye göre bu ifâde, Hz. Mûsâ gibi bir peygamberin bile eşyânın nihaî gerçeğini kavrayamadığına ve daha genel bir ifâdeyle, insanın olağan koşullarda daha önce tecrübe ve müşâhede etmediği türden bir olguyla karşılaştığında içine düştüğü îtidal ve kavrayış eksikliğine işâret etmektedir.
Bir başka açıdan âyet, son tahlilde (Hz. Mûsâ’nın sonraki tecrübelerinden de anlaşılacağı gibi) görünüşle gerçekliğin her zaman çakışmadığını îma etmekte ve bunun da ötesinde, ince bir üslupla, insanın kendi entellektüel/zihnî tecrübelerinde, en azından öğeleri, unsurları îtibariyle, bir eşdeğeri, bir karşılığı olmayan şeyleri bütün gerçekliğiyle hiçbir zaman kavrayamayacağı, gözünde canlandıramayacağı yolundaki derin gerçeği dile getirmektedir. Kur'ân’ın insanın algı ve tasavvur alanının ötesinde kalan hususlarda (gayb) mesajını mecâz ve temsillerle ifâde etmesi de bu yüzdendir. (M. Esed, Kur’ân Mesajı, C.2, S.600)
Hz. Mûsâ, Hızır’ın gerekçesini açıkça göstererek sorduğu soruya şu cevabı verir: “Allah dilerse (İnşallah), beni sabırlı biri olarak bulacaksın” dedi, “ve ben hiçbir konuda sana uyumsuzluk göstermeyeceğim!” (Kehf/69).
* * *