İLM-İ LEDÜN YOLUNDA İLK ŞART: “SORU SORMA!”
Hz. Mûsâ’nın verdiği “sabır” garantisinden sonra Hızır, Hz. Mûsâ ile arkadaşlık yapmayı kabûl etti. Ama bu arkadaşlıklarının sağlıklı sürmesi için de Hz. Mûsâ’dan ilk şartını istemeyi ihmâl etmedi: “Pekâlâ” dedi, “O halde, eğer benim peşimden geleceksen, yapacağım şeyler hakkında, bu hususta ben sana bir açıklamada bulununcaya kadar bana hiçbir şey sormayacaksın”(Kehf/70).
Ne ilginçtir ki başka ilimler de konuyu ortaya koyarak bilginin yarısını oluşturan ve bilgiye giden yolun anahtarı durumunda olan soru İlm-i Ledün’de yasaklanmıştır. Belki de bu yasak İlm-i Ledün eğitiminin “sözden” çok “öze” yönelik bir yaşama yolu olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yolda kişinin gelişimini engelleyen en önemli iki şey tartışma (cidâl) ve itirazdır. Bir kadın sufînin deyişiyle: “Hakîkat ehlinin iki torbası olmalıdır. Biri önünde, diğeri ise arkasında. Anladığını ön torbaya, anlamadığını ise itiraz etmeksizin arka torbaya atacaktır. Böyle yaptığı takdirde zaman içerisinde arka torbadan ön torbaya farkında olmaksızın çok şeyin geçtiğini hayretle görecektir”.
Şüphesiz Hızır’ın “Soru sorma!” şartı ile niyeti Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu bilgiyi saklamak değildir. O, Hz. Mûsâ’ya bu bilginin konuşularak, üzerinde zihni çıkarımlar yapılarak, spekülatif tartışmalar içine girerek, felsefi eksersizler oluşturularak değil sabırla yaşayarak öğrenileceğini anlatmak istemiştir. Zâten “soru sorma” yasağının “ben sana açıklamaya yapıncaya” kadar ifâdesiyle kayda bağlanması bunu göstermektedir.
Her şeyin olduğu gibi bilginin de bir “hazım dönemi” vardır. Ehline verilmeyen veyâ zamansız verilen bilgi sâhibi üzerinde olumsuz sonuçlar ortaya çıkarabilir. Bu nedenle İlm-i Ledün mürebbîliği sorumluluk isteyen bir iştir. Bir İlm-i Ledün tâlibini yetiştirmek, tâbî tutulduğu eğitimin her safhasını “taklîden değil, tahkîkan” hazmedilmesi temin etmek mürebbînin görevidir. İşte Hızır’ın yaptığı da bundan ibârettir. O, “Soru sorma!” derken, Hz. Mûsâ’ya bilginin hazmedilmesinde sabrın ve temkinin önemini öğretmiştir.
Hak edilmeyen veyâ hazmedilmeyen bilginin sâhibinin başına açacağı sıkıntılar konusunda Mesnevî’de yer alan güzel bir kıssa vardır. Bu konuda bize yeterli ışık tutacağına inandığım bu kıssayı özetleyerek aşağıya alıyorum:
Rivâyete göre adamın biri Hz. Mûsâ’dan, hayvanların, kuşların dilini öğrenmeyi ister. Hz. Mûsâ ise bu kişiye, hevesinden vazgeçmesini, çünkü bunun önünde ve ardında bir çok tehlikeleri olduğunu söyler. Fakat adam ısrarlıdır ve bu konuda Hz. Mûsâ’yı çok sıkıştırır. Hz. Mûsâ çâreyi Cenâb-ı Hakk’a iltica etmekte bulur ve şöyle der: “Ya Rabbi! Bu adamı taşlanmış Şeytan aldatıyor. Öğretsem ziyanlara uğrayacak; öğretmesem gönlüne kötü düşünceler gelecek. Sonunda pişman olacak, ellerini ısıracak, yenini yakasını yırtacak. Gücü yetmek, herkesin harcı değil.” Sonunda Cenâb-ı Hakk’dan izin çıkar ve Hz. Mûsâ bu kişiye istediği bilgiyi, ve öncelikle de köpek ile kanatlı kümes hayvanlarının dillerini, öğretir.
Adam sabah olunca kendisine verilen ilmi denemek için kapının eşiğine gelir ve horozla köpeği dinlemeye başlar. Açlıktan şikâyet eden köpeğe horoz şöyle demektedir: “Üzülme, yarın ev sâhibinin atı sakatlanıp ölecek, doya doya et yersin”. Bu sözleri duyan adam, hemen atı satar. Ertesi gün yine hayvanları dinlemektedir. Bu sefer horoz şöyle der: “Ev sâhibi atı sattı; ziyandan kurtuldu. O ziyanı başkalarına yükledi. Fakat yarın katırı sakatlanacak, köpeklere nimet var”. Bu sözler üzerine adam katırı da satar ve “Gamdan da ziyandan da kurtuldum” der. Üçüncü gün horoz köpeğe ev sâhibinin kölesinin hastalanarak öleceğini, köpeklere de, dilencilere de ekmek dağıtacaklarını söyler. Adam, bu sözü de duyunca köleyi satar ve şöyle der: “Şükürler olsun, dünyada üç felâketten kurtuldum. Horozla köpeğin dillerini belledim de kötü kazâ-kaderin gözlerini bağladım”.
Horoz, üç gün üst üste köpeğe yalancı çıkmanın utancı içerisindedir. Sonunda köpeğe şu son haberi verir: “Atın, katırın, kölenin ölümü, bu ham kişiden, bu aldanmış adamdan kötü kazâyı geri çevirecekti. Bir ziyâna uğramak, birçok ziyânları giderir. Ama o, mal ziyânından kaçtı, malı çoğaldı ama kendisi, kendi kanına girdi. Kazâya kadere karşı bilgisizlik etti de mal sâhibinden mal kaçırmaya kalktı. Fakat yarın kendisi ölecek, yasa batan mirasçıları da öküz kurban edecek, işte o zaman bir çok nimet elde edeceksin”.
Adam bu sözleri de duyunca korkuya kapılır ve heyecanla Hz. Mûsâ’nın kapısına varır: “Yâ Mûsâ! Feryadıma yetiş, beni ölümden kurtar” diye yalvarmaya başlar. Hz. Mûsâ ona şu karşılığı verir: “Yürü, kendini sat da kurtul; mâdem ki usta oldun, atla çık kuyudan. Akıllı kişi, işin sonunu gönlüyle önceden görür; bilgisi az olan kişiyse işin sonunda, o iş olup bitince görür. Artık ok yaydan fırladı; onun geriye dönüp tekrar yaya gelmesine imkân yok. Ancak lûtuf sâhibi Allah’tan dilerim; ölürken îmânını kurtarırsın.”
Ve bir seher çağı Hz. Mûsâ: “Yâ Rabbi! Onun îmânını alma, onu îmânsız götürme” diye duaya başladı. Diyordu ki:
“Ona karşı padişahlığını göster, bağışla onu; o yanıldı, şaşkınlıkta bulundu, haddini aştı. Bu bilgi senin harcın değil dedim ona; sözümü dinlemedi, başımdan savıyorum sandı. Kimin eli, sopayı ejderha yaparsa, o kişi ejderhaya el atabilir. Gizli âlemin sırrını, dudağını yumup bir şey söylememeyi başaran kişiye öğretirsen, değer. Su kuşundan başka kuş, denize atılamaz; anlayıver; doğruyu Allah daha da iyi bilir. Ey Kullarını görüp gözeten, acıyışı çok Rabbim; o, denize atıldı; fakat su kuşu değildi, boğuldu gitti” (Mevlâna, Mesnevî Tercemesi ve Şerhi, Abdülbâki Gölpınarlı, C.3, S.235-242).
Hz. Mûsâ ve Hızır sonunda anlaştılar ve Kur'ân’ın ifâdesi ile “böylece ikisi yola koyuldular” (Kehf/71). Demek ki, bu ilimden (İlm-i Ledün) bir şey öğrenilecekse, bir yerde oturup söyleşmek veyâ düşünmek yoluyla değil, hayatın içinde yaşanarak öğrenilecektir. Bakalım yaşamın gerçeğinde onları neler bekliyor?
* * *