Bu kitap "din"in ve "diyânet"in bâzı vecheleriyle ilgili incelemelerimden oluşmaktadır. Bu incelemeler, öncelikle, aklın:
- Kur'ân ve Sahîh Sünnet'e göre önemini belirtmeğe,
- Kur'ân'ı ve Sahîh Sünnet'i sorgulayan bir konumda olamayacağını göstermeğe, aksine
- Onlar'ın hizmetkârı olması gerektiğini ve sınırının da bu olduğunu
Bu bakımdan incelemelerimi hep Kur'ân ve Sünnet'e dayandırmağa ve sonuçları da bu temellerden hareketle çıkarmağa (istihrâc etmeğe) çalıştım.
Ne yazık ki pekçok kimse "din" ile "diyânet" kavramlarını karıştırmaktadır. Hele İslâm söz konusu olduğunda, Kur'ân aracılığıyla ilkeleri vahyedilmiş ve Hz. Peygamber'in Sahîh Sünneti ile de muamelâtı belirginleşmiş olan İslâm'ın, yüzyıllar boyunca: 1) siyâsî, 2) fikrî, 3) sosyolojik ve 4) psikolojik sebeblerden ötürü (yâni kısacası, nefsânî dürtüler sonucu) geçirmiş olduğu "görüntü değişimi" insanları aldatmaktadır. Bunun sonucunda da insanların bir kısmı İslâm'ın bugünkü görüntüsünü doğuran diyâneti İslâm'ın temel ilkeleriymiş gibi, vahyedilen din sanki buymuş gibi anlamaktadırlar. Bu kavram kargaşası da çoğu sefer isâbetsiz hayâl kırıklıklarına, infiallere, vehimlere ve tepkilere yol açmaktadır.
Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Râşidîn'den sonra, bir hânedan kurmak için siyâsî iktidârı gasbeden Emevîler islâmî adâlet ve ihsândan hızla uzaklaşarak Câhiliyye dönemi alışkanlıklarını ihyâ ve ibka, kezâ dinin yerine de bir diyânet ikame etmişlerdir. Emevîlerin açmış oldukları bu kerih yolda ve onlardan sonra, sırf siyâsî iktidârları muhâfaza edilebilsin diye, Abbasîler de fütursuzca yürümeğe devam etmişlerdir.
Bütün bu olayların vahyedilen dinin üzerine örttüğü "diyânet örtüsü" ise:
1) Bid'at-i seyyieleriyle,
2) Bâtıl i'tikadlarıyla,
3) Hurafeleriyle,
4) Kur'an'a ve Sahîh Sünnet'e uymayan yasakları ve kayıtlarıyla,
5) Ruhbân sınıfı gibi davranan mensûblarıyla,
6) Dinin erkânındanmış gibi algılanan vehimleriyle ve dedikodularıyla, ve
7) Câhiliyye dönemini hortlatan putlarıyla
İslâm'a yabancı ve O'nunla çelişen bambaşka bir geleneğin Kur'ân ve Sahîh Sünnet'in üstünde tutulmasına yol açmıştır. Bu durumu objektif bir biçimde müşâhede ve tesbit edebilmiş olan her reşîd mü'min, dinin yerine ikame edilmiş ve egemenliği de yüzyıllardır süregelmiş ve süregelmekte olan "diyânet zinciri"nden kurtulup dinin ilk sâfiyetini aramak için mutlaka mücâhede etmek istemiştir.
Bundan dolayıdır ki islâmî hayatı Hz Peygamber'in zamanındaki uygulamalarına rücu' ettirmek yâni üzerindeki "diyânet tortusu"nu süpürerek ihyâ ve tecdîd etmek kaçınılmaz bir zarûret olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu yönden bakıldığında konu çok geniştir. Bu kitabın ise bu konunun bütün vechelerini ve hattâ incelediği vechelerindeki bütün ayrıntıları tüketici bir biçimde gözden geçirmiş olması şüphesiz ki muhâldir. Zâten yazarının da akıllarını dirâyet ve isâbetle kullanabilenlerin dikkatlerini birkaç noktaya çekmekden başka gayesi de, böyle devâsâ bir işe yetecek gücü de yoktur.
Bu kitap: A. 1) Kur'ân'a ve Sahîh Sünnet'e sıkısıkıya bağlı, 2) hiç bir aşırılığa kaçmayan ve 3) olabildiğince objektif kalmayı fazîlet addeden bir islâmî eğitim sistemi içinde yetişmiş, B. Ömrünün elli yılını pozitif ilimlerde reşîd öğrenciler ve hayrülhalef ilim adamları yetiştirmeğe adamış, C. Türkiye'nin ilk ve son Teorik Fizik Kürsüsü'nün yaklaşık onbir yıl Kürsü Profesörü olmuş, Ç. Türkiye'nin ilk atom mühendisi olan ve D. Bütün ömrü boyunca da İslâm ile ilmin kesinlikle çelişik olmadığını tahkîk ve tesbit etmiş bulunan bir emekli üniversite profesörünün bu konuyla ilgili incelemelerini, tesbitlerini, ümitlerini ve tepkilerini dile getirmektedir, o kadar!
Böyle bir kitap yazma fikri, ittika sâhibi bir dostumla (Râgıb Karadayı ile) mezhebler konusunda yaptığım bir tartışmanın sonunda belirginleşti. Bu tartışma, bana, mezhebler konusundaki yaklaşık otuz yıllık bilgi birikimimi kısa bir özet hâlinde kaleme alma şevkini verdi. Bu kitabın I. Bölümü'nü oluşturan "Sünnî Mezhebler ve Kur'ân'a Göre Aklın Önemi" başlıklı incelemem böylece vücûd buldu. 29 Eylül 1992'de bitirdiğim bu incelememi kendisine ithâf ettimdi. O da bunu Türkiye gazetesinin orta sayfasında "Bir Bilene Soralım" köşesinde Ali Güler müstear adıyla kendi îtikadını sergileyen yazılar yazan Mehmet Ali Demirbaş'a aktarmış. Bu zât ise 11 ilâ 14 Kasım 1992 tarihleri arasında dört gün üstüste söz konusu gazetede aleyhimde, fakat kimliğimi açıklamaksızın, çok ağır dört yazı yayınladı. Bu da beni 18 Kasım 1992'de tamamladığım ve bu kitabın II. Bölümünü oluşturan "Bir Tenkide Cevap" başlıklı yazıyı yazmağa şevketti. Okuyucularım bu bölümün muhtevâsının kita¬bın diğer bölümlerinden oldukça farklı, polemik (ve frenklerin "diatribe" dedikleri) bir üslûbda kaleme alınmış olduğunu kolaylıkla müşâhede edeceklerdir.
Bu yazımı birkaç gün sonra bu zâtın adresine ve hakikî ismine yolladım. Kendisinden 4 Aralık 1992'de, gazetede benim için yazdığı dört yazının üslûbu ve muhtevâsı göz önünde tutulacak olursa, doğrusu hiç beklemediğim olgunlukta bir cevap aldım.Bu cevapta, gerçek imzâsıyla, ezcümle:
Sayın Hocam,
"Bir Tenkide Cevap" isimli yazınızı okudum. Çok istifâde ettim. Tevâzu olarak söylemiyorum. Aczimi itirâf ediyorum. İlmî yazınızın ba'zı yerlerini anlamakta güçlük çektim. Saygılarımla...
denilmekteydi. Bu davranış, gönül kırgınlığıma rağmen, beni duygulandırdı. Kendisine tekevvün etmiş olan şahsî haklarımı bir kere daha helâl ederek hakkında hayır dualarında bulundum.
Ancak bu tartışmanın vermiş olduğu şevkle ve telkin ettiği fikirler çerçevesi içinde, bu mektubu alıncaya kadar da, zâten, III. Bölümü oluşturan "Hazret-i Peygamber'in Ashâbı" ve IV. bölümü oluşturan "Câhiliyye Çağı Şirkinin İslâm Âleminde Hortlaması" incelemelerimi de bitirmiştim. Bunlara dosyalarımda beklemekte olan diğerleri ile birkaç da sırf bu kitap için kaleme aldıklarımı ilâve edince ortaya hacimli bir müsvedde çıktı. İki yıl sonra bütün kitabı yeni baştan gözden geçirdim. Bâzı bölümleri çıkartıp yenilerini ekleyince kitap da basılabilecek bir şekle ulaştıydı.
Kitabın bu 3. baskısındaki V. ve VI. Bölüm'ler daha önceki baskılarda bulunmamaktadır. V. Bölüm Vahiy-Akıl ilişkisini irdelemekte, VI. Bölüm ise Hazret-i Peygamber'den rivâyet edilen hadîslerin sıhhatini sübjektif râvîlerin güvenilirliği kıstası yerine daha objektif kıstaslar aracılığıyla tesbit etmeğe yönelik objektif bir metodolojinin temellerini takdîm etmektedir.
Bu kitaba konu olan incelemelerimin çoğunu, ayrıca, çeşitli mahfellerde konferans olarak vermiş, sohbetlerime konu etmiştim. Kezâ, çeşitli dergilerde de yayınlamıştım. Bir kısmını ise azîz dostum müdekkik-yazar Cemâl Uşşak ile birlikte "Moral FM"de yaptığımız haftalık sohbetlerde tartışmıştım. VII. Bölüm'ü oluşturan "Tarîkat" ise önce "Moral FM"de ve daha sonra da Trabzon'un mevzî televizyon kanallarından "Kuzey TV"de bir başka müdekkik-yazarın, Necmettin Şâhinler'in, sohbet pîşekârlığını yaptığı birkaç konuşmamda enine boyuna dile getirildi. Necmettin Şahinler'in himmetiyle bu konuşmalar Kâmil Mürşidin Portresi/Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre İle Sohbetler başlığı altında Üsküdar'da Kaknüs Yayınevi tarafından Furkan Yayınları çerçevesinde 1998 yılında yayınlandı.
Türkiye'de gerek halkın bir bölümü, gerekse onu yanlış bilgilendirmeyi adetâ mesleğinin ilkesi ve fazîleti addeden Medya, Tarîkat hakkında yıllardır isâbetsiz ve gerçek-dışı bâzı fikirlere sâhib bulunmaktadır; ve buradan hareketle de mesnetsiz bir sürü spekülâsyon yapılmaktadır. Bunda, hiç kuşkusuz, kendilerini şeyh ya da ehl-i tarîk diye gösteren ama Tarîkat'ın ne olması gerektiğinden habersiz pek çok câhil yol-kesicinin de rolü olduğu muhakkaktır. Tarîkat'ın ne olup ne olmadığını VII. Bölüm'de inceledim. Bunu, aynı zamanda, "Moral FM"deki "Aklın Yolu İlimdir" başlıklı haftalık sohbetlerimde de konu edince dinleyicilerden dört ay boyunca sürekli telefon ve faks mesajlarıyla tebrik ve teşekkürler almam beni hem şaşırttı hem de memnûn etti. Dinleyiciler hep kulaktan dolma bilgi ve hattâ dedikodular sâyesinde Tarîkat'ın ve bilhassa peşinden gittiği idealin ne olduğunu nihâyet iyice anlamış olduklarını ifâde ediyorlardı.
VIII. Bölüm ise Tasavvuf'un yaşadığımız çağdaki konumunu tartışmaktadır. IX., X. ve XI. Bölüm'lerde Moral FM'deki sohbetlerim esnâsında dinleyicilerimden gelen soruların telkin ettiği "En Büyük Cihâd", "İslâm'da Genel Anlamıyla Cihâd" ve "Cezbe ve Mû'cize" kavramları incelenmektedir.
XII. Bölüm'de 19-22 Eylül 1991'de İstanbul'da yapılan "Ebedî Risâlet Sempozyumu"nda tebliğ olarak sunduğum "Hz. Peygamber (s.a.)'in Risâletinin Evrenselliği" başlıklı incelemem bulunmaktadır.
XIII. Bölüm, İslâm'ın Âmentü'sünü ezbere bilip de Kader'e inanmıyan, hayrın ve şerrin Allah'dan geldiğini idrâk etmeyen pekçok kişinin bu çelişkili tavırlarına açıklayıcı bir tepki olarak kaleme almış olduğum "Kader ve Kazâ'ya Îmânı Anlamak" başlıklı incelememi ihtivâ etmektedir. Bu konu da kitabın ilk iki baskısında bulunmamaktadır.
Gene ilk baskılarda bulunmayan bir konu olan "Abdest ve Kurbanın Remzî (Sembolik) Anlamı" XIV. Bölüm'ü oluşturmaktadır.
'nde vermiş olduğum bir konferansın bir bölümünü takdîm etmektedir.
XVI. Bölüm eşyânın niçin Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın tecellîgâhı olduğu meselesini aydınlatmaya yöneliktir.
XVII. Bölüm azîz dostum Dr. Mustafa Aydın ve klinik arkadaşlarının talebi üzerine kaleme almış olduğum "İslâm'da Kadın Hakları"nı, XVIII. Bölüm de "Evliliğin Fazîleti"ni ihtivâ etmektedir. Bu iki bölüm de kitabın ilk iki baskısında bulunmamaktadır.
Gazete ve özel televizyonların bâzılarının mevzu kıtlığından örf ve inançlarımıza tasallutu sonucu pekçok sapık fikir ve moda, maalesef, belirli bir kesimin ve özellikle de bulûğ çağlarını yaşamakta olan gençlerin bir bölümünün ilgisini çekmekte ve bunları derinden etkilemektedir. "İslâmiyet Açısından Reenkarnasyon" konusu da bunlardan biridir. Konusu XIX. Bölüm'ü oluşturan bu incelememi gerek kendilerine, gerekse çocuklarına konunun açıkça izah edilip reddi için delîl ve rehber arayan bâzı dostlarım ile onların dostları için yazdım. Bu konuyu ise en az 40 değişik toplulukta sohbet konusu ettim ve isteyenlere de o günden bugüne kadar 500'den fazla fotokopisini dağıttım. İnşâallah faydalı olmuştur.
Fransa'da "Bilgi İşlem Bilimleri Uluslararası Okulu'nun kurucusu ve Rektörü olan, orada Türkiye'yi ve Türklüğü mükemmel bir şekilde temsil ettiğine ve başkanı bulunduğu "Galatasaray Lisesi Mezunları Derneği" (L'Amicale de Galatasaray) aracılığıyla isâbetli ve müessir bir lobicilik yapmakta olduğuna da yakından şâhit olduğum kıymetli ilim adamımız ve dostum Prof. Dr. Nesim Fintz Fransız politikacılarının yemekli bir sohbet toplantısı için kendisinden "Hıristiyan Toprağında İslâmiyet Sorunu" konulu bir konuşma istemiş olduklarından bahisle benden bu konuda "Kur'ân'a ve Hadîslere dayanan" bir inceleme istediğinde de XIX. Bölümün konusu ortaya çıkmış oldu.
Önce Fransızca olarak kaleme aldığım bu incelemem Avru¬pa'da belirli bir kesimde, şâyân-ı şükürdür ki, ciddî bir ilgiye mazhar oldu. Fotokopileri pekçok ciddî ilim adamına iletildi. "İslâm Fundamentalizmi" diye İslâm'da bulunmayan ama Avrupa'nın İslâm'ın üzerine yıkmaktan büyük zevk aldığı ve kitle iletişim araçlarıyla da çığırtkanlığını yaptığı uyduruk bir konunun ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde, bu yazımda dile getirmiş olduğum Hazret-i Peygamber'in ve dolayısıyla su katılmamış İslâm'ın sabır, tahammül ve adâleti vicdân sâhibi Avrupalı ilim adamı dostlarım üzerinde çok müsbet bir icrâ etti. Pekçoğu: "Yazık, bize İslâmı böyle göstermediler, böyle öğretmediler!" diye hayıflandı ve benden İslâmı ciddî bir şekilde tanımak için güvenilir kitapları kendilerine tavsiye etmemi istediler. XIX. Bölüm'deki makale, Fransızca'sının Türkçe'ye tercümesinden sonra "Dârü'l-harb" ile ilgili bir bölümün ilâvesiyle buradaki şeklini almış oldu.
XXI. Bölüm cemiyette karşılaştığım eklektik şahsiyetlerin bir tahlîlini, XXII. Bölüm ise Medya ve diğer ortamlarda ortaya çıkan putları ve putlaştırma sürecini konu etmekte, islâmî görünüşlü kimselerin dahî idrâksizce bu sürecin tuzağına nasıl düştüklerine değinmektedir. XXIII. Bölüm'de incelediğim "Toplumumuzun Kültür Yozlaşması" ise XXII. Bölüm'ün doğal uzantısıdır.
Din konusunda akıllarını hadım edip taklîd çengeline asanlarda sıkça karşılaştığım ortak bir husûs da bunların nezdinde İslâm fikir hayâtının Gazâlî ile bitmiş, Gazâlî'nin fikir olarak ne varsa her şeyi söylemiş ve son noktayı da koymuş olduğuna dair bağnaz bir i'tikaddır. Bu tutum Gazâlî'nin bir nevi putlaştırılmasıdır. Bu kimseler sırf, aslında büyük bir İslâm filozofu olan Gazâlî filozofları reddetti diye felsefeyi küfür, filozofları da "rastgele görüşleri olan îmânsız kimseler", bir takım kâfirler olarak bellemeyi ve tekfir etmeyi bir fazîlet addeden bir cehâlet ve saplantı içindedirler. Bu dalâletin azameti bana "Felsefe İslâm'a Aykırı mıdır?" başlığını taşıyan XXIV. Bölüm'ü yazdırdı.
XXV. Bölüm Kur'ân ve Sünnet'e göre, ehli için, idâreciliğin hem bir fazîlet ve hem de bir san'at olabileceğine işâret etmektedir.
1995 yılı gerek UNESCO Millî Komisyonu'muzun UNESCO nezdinde, gerekse Dışişleri Bakanlığı'mızın Birleşmiş Milletler nezdindeki teşebbüsleri sonunda "Dünyâ Hoşgörü Yılı" olarak ilân edildi. Galatasaray Üniversitesi'nde de bu konuda bir sempozyum ve panel yapıldı. Buna ben de konuşmacı olarak dâvetliydim. O gün herkes gerek bizzât kendisinin, gerek Türk milletinin, gerekse İslâm'ın ne kadar "hoşgörülü" olduğu husûsunu ilân etmek husûsunda biribirleriyle yarış etti. Tek zıd fikir benden geldi. Ben "hoşgörü" ve "eşitlik" kavramlarının Kur'ân'da da Sahîh Sünnet'te de bulunmayan gayr-ı islâmî kavramlar, hıristiyan medeniyetinin orta ve yakın çağlardaki çilelerinin şekillendirmiş olduğu paradigmalar olduğunu; İslâm Ahlâkı'nın: 1) Adâlet, 2) İhsân, 3) Merhamet, 4) Tahammül, 5) Sabır ve 6) Af boyutlarından soyutlanarak gayr-ı islâmî "hoşgörü" boyutuna hapsedilemeyeceğini açıkça ifâde ve beyân edince ortalık buz gibi olduydu. Hattâ sempozyumda kendisi de bir tebliğ takdîm etmiş olan, oldukça sağdaki bir partinin temsilcisi benim bu konudaki gericiliğimi(!) ve yobazlığımı(!) herhâlde hayretle karşılamış olmalı ki, tahammülsüzce, konuşmama müdâhale etmeğe kalkıştı; ve böylece "hoşgörü(!)" şampiyonluğunu kimseye bırakmamaya kararlı olduğunu söz ve hareketleriyle sergilemekten de kaçınmadı. Bu kitabın XXVI. Bölüm'ü işte bu sempozyumda dağıtmış olduğum konuşmamın biraz tâdil edilmiş metnidir. Konuşmam ise daha kısa sürmüştü.
"İdrâk Edene Üniversite Hocalığı Bir Edebdir" başlıklı XXVII. Bölümün ilk versiyonu üniversite hocalığının bir edeb olduğuna dair yalnızca bir takım aforizmalar ihtivâ etmekteydi. Kıymetli ve azîz dostum Prof. Dr. Rûşen Gezici bu aforizmaların Kur'ân âyetleri ve Hadîsler aracılığıyla tahkîm edilmesinin isâbetli olacağını telkin edince bu bölümdeki yeni metin ortaya çıktı. Bundan dolayı da bu yazımı Prof. Dr. Rûşen Gezici'ye ithâf ettimdi.
XXVIII. Bölüm cemiyetin çeşitli kesimlerindeki zibidileri tanımlamaktadır. Buradaki metin ilk iki baskıdakinden daha zengindir. XXIX. Bölüm ise "Bilimcilik" dininin sâliklerinin ahvâlini takdîm etmektedir.
Diyânet İşleri Başkanlığının ciddî bir ön hazırlık yapmadan ve biraz da o zamanlar moda olan "Mega Projeler"in câzibesiyle olacak, spektaküler bir şekilde ilân ettiği "İlmî Kur'ân Tefsiri Projesi" bir anda ortalığı karıştırıp kavram kargaşasına yol açınca, tefsir konusundaki doğal tuzaklara ve konunun hassasiyetine işâret etmek üzere kaleme alıp "Bilgi ve Hikmet" dergisinde yayınladığım incelememin yeni versiyonu da XXX. Bölüm'ü oluşturmaktadır1.
XXXI. Bölüm Nevrûz'un menşeinin pagan (putperest) örf ve âdabı olduğuna dair bir incelememi ihtivâ etmekte; XXXII. Bölüm'de "İlim ve Din" arasındaki ilişki tartışılmakta, XXXIII. Bölüm "İslâmiyet'e Göre İlim Ahlâkının Temelleri"nin neler olduğunu açıklamakta; XXXIV. Bölüm'de "İlimlerin İslâm Âlemindeki Gelişmeleri Ve Gerilemeleri"nin sebebleri tahlîl edilmekte; XXXV. Bölüm'de "Akl-ı Meâş" ile "Akl-ı Meâd" arasındaki fark ortaya konulmakta; XXXVI. Bölüm'de Papalık dini ile İslâm'ın niçin asla bağdaşamayacağı açıklanmakta; ilk iki baskıda bulunmayan XXXVII. ve XXXVIII. Bölüm'lerde "Dinler Arası Diyalog" ile çok ayrıntılı bir "İncîllerin Târihi" takdîm edilmekte; XXXIX. Bölüm'de "Nükleer Enerji Karşıtlarına Özgü Din" teşrih edilmekte; XL. Bölüm'de "Dayatmacı İdeolojiler" teşrih edilmekte, XLI. Bölüm'de vehmin ve bilimsel şüphenin mâhiyeti üzerinde durulmakta ve XLII. Bölüm'de ise Mesnevî'deki vehim kavramı tahlîl edilmektedir.
Bu kitabı tertib etme şevk ve heyecanı ile birlikte gücünü de lûtfeden Cenâb-ı Hakk'a, diğer bütün lûtufları için de olduğu gibi, gerektiği kadar hamd ve şükürden âcizim.
Aldığım terbiye gereği olarak kendimi gençliğimdenberi sürekli ve acımasız bir otokritikten geçirmek husûsunda kazanmış olduğum alışkanlığıma rağmen, bu kitapta otokritiğimden kaçmış olabilmesi mümkün nefsânî hatâlarımdan ötürü de günâhkâr kulların merhametli şefaatçisi Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.)'in ve O'nun muhterem ve pâk Ehl-i Beyti'nin merhametine ilticâ ediyorum.
İlmiyle mücâhid, değerli müdekkik ve yazar Mustafa İslâmoğlu kitabı, ilk basımından önce, tümüyle okuyup benim için pek kıymetli tesbitlerde bulundu. Kendisine minnettârım; Allah ondan râzî olsun. Sâyesinde bâzı vuzuhsuzlukları gidermek mümkün oldu. Bununla beraber kitapta tesbit edilebilecek bütün hatâların kusurunun ve sorumluluğunun gene ve yalnızca bendenize ait olduğunu ifâde etmek isterim. Kitabın ilk baskısı 3000 adet olarak 1996'da Denge Yayınları, ikinci baskısı ise 2500 adet ve cildli olarak 1998 yılında Kırkambar Yayınları tarafından yayınlanmıştır.
Bu kitabın ilk versiyonu da, bu ilk versiyona bâzı yeni konuların ilâvesiyle almış olduğu yeni şekilleri de hep Cenâb-ı Peygamber'in Gadîru Humm mevkiinde Kendisi ile birlikte Vedâ Haccı'ndan dönmekte olan müslümanlara öğle namazını tâkiben îrâd ettikleri hutbenin yıl dönümlerine rastlamıştır. Bu tesadüfün kitabın mesajının fehâmet, idrâk ve temyizi bakımından da hayrlara vesîle olmasını niyâz ediyorum.
Bu kitabımı ömrüm boyunca rahmânî sohbetlerine, irşâdlarına, feyizlerine ve himmetlerine mazhar olduğum sırlı İnsân-ı Kâmiller'in cümlesine aşk u niyâzlarımla ithâf ediyorum.
Kitap yazmanın ne kadar zor ve yazarın evinde de ne büyük bir gerilimin ihdâsına yol açan bir iş olduğunu ancak yazarın eşi ile ailesinin diğer fertleri idrâk edebilir. Bu bakımdan da, sabır ve şefkat âbidesi olan muhterem eşim Gülsen Hanım'a ve neş'esiyle gerginliğimi izâle eden küçük kızım Fâtıma Râbia'ya çok minnettârım. Allah her ikisinden de râzî olsun.
Bu kitap bir başka muhterem dostuma, Ofis Kırtasiye'nin sâhibi Nâzım Eğrican'a da çok şey borçludur. Onun çok müsâit şartlarla lûtf ve temin etmiş olduğu bir "kelime-işlemci" (Brother WP-6), 1997 yılında nihâyet bir bilgisayar sâhibi olmama kadar, yazılı eser vermedeki üretkenliğimin olağanüstü artmasına ve kitabın ilk versiyonunun vücûd bulmasına sebeb olmuştur. Bu vefakâr ve sahî dostuma da çok minnettarım. Allah onu da ailesi efrâdını da her iki cihânda azîz etsin.
[N.B. Kitapta romen rakkamları Kur'ân'daki sûrelerin, diğerleri ise sûre içindeki âyetlerin sırasını göstermektedir. Meselâ (II/255): 2. sûre olan Bakara sûresinin 255. âyetine işâret etmektedir]
Üsküdar 09.06.1993/18.05.1995/19.02.2003 Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre
(18 Zilhicce 1413/18 Zilhicce 1415/18 Zilhicce 1423)
Daha sonra bu proje ile ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm ve Tabîat İlimleri/Tenkidî Bir Yaklaşım (Kaknüs Yayınevi, 110 sayfa, Üsküdar 1999) başlıklı kitabımı yazarak bu projenin başında bulunan heyetin üyelerine de takdîm ettimdi.
- 1. Daha sonra bu proje ile ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm ve Tabîat İlimleri/Tenkidî Bir Yaklaşım (Kaknüs Yayınevi, 110 sayfa, Üsküdar 1999) başlıklı kitabımı yazarak bu projenin başında bulunan heyetin üyelerine de takdîm ettimdi.