XXIV.
FELSEFE İSLÂM'A AYKIRI MIDIR?1
Felsefe Nedir?
Yayınlanmadan önce dostlarıma dağıttığım yazılarımdan birini görmüş olan bir yazar2, İmâm Eş'arî ile İmâm Mâtüridî için: "... her iki zât da İslâm Âleminde zuhur etmiş olan metafizikçi filozofların en büyüklerindendir" dememe kızarak Türkiye Gazetesinin 11.11.1992 günlü nüshasında:
"... Filozof kelime mânâsı olarak değil, şimdiye kadar kullanılan mânâsına göre, rastgele görüşleri olan îmânsız kimselere deniyor. İmâm-ı Gazâlî bütün filozofların kâfir olduklarını eserlerinde açıklamıştır. (El Munkiz).
Filozoflar kâfir olduğuna göre, yazarın iki imâma (Metafizikçi filozof) eserlerine de (Teorik felsefî sistem) demesi çok çirkindir."
diye yazmıştı3. Bu ifâde yazarın, ve kezâ maalesef yazar gibi düşünen belirli bir grubun, felsefenin: 1) amacı, 2) içeriği, 3) târihi ve târihî gelişmesi, 4) diğer bilimler üzerindeki etkileri, 5) tavırları, 6) olumlu ve olumsuz yanları ile 7) bugünkü durumu hakkında ısrârlı bir cehâlet ve bu cehâleti de fazîlet addeden bir taassub içinde bulunduklarına işâret etmesi bakımından üzüntü vericidir.
Bu bölümde ise felsefenin ne olup ne olmadığına, islâm inancı yönünden olumlu ve olumsuz ne gibi yanları olabileceğine kısaca değinmek yoluyla bu gibi kimselerin Gazâlî'de stop etmiş olan felsefe kavramlarının tâzelenmesine ve konu hakkında daha realist bir görüş kazanmalarına hizmet etmek istiyorum.
Ünlü lâtin edîbi ve devlet adamı Marcus Tullius Cicero'nun (M.Ö. 106-43) Tusculanes başlıklı eserinde naklettiği bir rivâyete göre felsefe kelimesinin türetildiği fılo-sofos kelimesini ilk ortaya atan M.Ö. V. yüzyılda ünlü matematikçi Pitagoras imiş. Kendisine bilge (eski yunancada: sofos; arapça ve osmanlıcada: hakîm), yâni o günkü anlamına göre, "eşyânın doğası ve içeriği ile uğraşan" biri olup olmadığı sorulduğunda Pitagoras: "Ben sofos (bilge/hakîm) değilim. Yalnızca filo-sofos'um; yâni bilgeliğin (Hikmetin; eski yunancada: Sofia'nın) bir dostuyum (filos'uyum); asla ona mâlik ve onun sâhibi değilim" dediği rivâyet olunmaktadır. Eski yunancadaki bu bileşik kelime lâtinceye, oradan da küçük telâffuz farklarıyla avrupa dillerine ve Arapça'ya geçmiş bulunmaktadır.
Şu hâlde, Pitagoras'a göre: Hikmetin dostu olmak yalnızca Hikmet hakkında bilgi sâhibi olmayı değil, fakat aynı zamanda bir de özel bir tavır sâhibi olmayı gerektirmektedir; Hikmet hakkında bilgi kazanmak mümkündür ama Hikmetin kendisine sâhib olmak, onu (çalışıp çabalayarak) kazanmak (iktisâb etmek) mümkün görünmemektedir.
- "O (Allah) Hikmet'in sâhibidir" (LXII/3), ve
- "Allah Hikmeti dilediğine verir. Kime Hikmet verilmişse gerçekten de çokça hayır verilmiştir. Bunu da ancak akıllarını dirayetle ve isâbetle kullananlar (ûlü-1 elbâb) anlar" (II/269)
âyetleriyle de te'yid edilmektedir. Bu son âyet ise Hikmet'in kesbî (yâni çalışıp çabalamayla kazanılan) değil vehbî (yâni Allah tarafından verilen) olduğunun islâmî delîlidir.
Batı âleminde XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, tavır yönü gitgide silikleşmiş olan felsefe şu üç başlık altında toplanıyordu: 1) konusu Doğa'nın incelenmesi olan ve fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi bilimleri kapsayan "Doğa Felsefesi"; 2) insanı, çevresiyle olan ilişkilerini ve kaderini konu alan Ahlâk Felsefesi; ve 3) Allah, rûh, nefis ve benzerleri gibi fizik ötesi kavramları açıklamağa çalışan Metafizik.
XIX. yüzyılda bu sınıflandırma daha belirginleşmiş ve "Doğa Felsefesi" deneye ve deney sonuçlarının matematiksel kalıplara dökülmesine dayanan pozitif bilime dönüşerek felsefenin dışında kalmıştır. Bununla birlikte özellikle anglosakson ülkelerde bilim yerine "Doğa Felsefesi" denilmesi geleneği hâlâ korunmakta ve bilimden doktora yapanlara da "Bilim Doktoru" değil "Felsefe Doktoru" unvânı verilmektedir. Ahlâk Felsefesi ise: Ahlâk ve Mantık gibi biri insanın hareket ve davranışlarının, diğeri ise düşünme ve bilgi kazanma yollarının kurallarını araştırıp tesbit eden iki konuya ayrılmıştır. Kezâ, beyinle ilgili olayları tahlîl edip araştıran ve gitgide deneysel yanı da ağır basmaya başlayan Psikoloji diye bağımsız bir dal ortaya çıkmıştır. Metafizik ise, kendine özgü sorunlara belirli bir doktrine bağlanmadan bir cevap bulamadığı için, sürekli bir tartışma zemini oluşturmağa devam etmiş, ve hattâ D. Hume (1711-1776) ve A. Comte (1798-1857) gibi filozoflar (daha sonra XX. yüzyılda pozitivist ve yeni-pozitivist filozofların da yapacakları gibi) metafiziği şiddetle eleştirmişler ve felsefeyi metafizikten arındırmak istemişlerdir.
Bugün felsefeyi, oybirliğiyle herkesin kabûl edeceği bir tanıma bağlayarak kesin bir biçimde tanımlamak mümkün değildir. Felsefenin ne olup ne olmadığı hakkında bir fikir sâhibi olabilmek ise ancak felsefenin bugün uğraşmakta olduğu konular hakkında yeterince sağlam bir bilgi sâhibi olmakla mümkündür. Çağdaş felsefe insan zekâsının düşünmek, fikir üretmek için yararlandığı bütün imkânları kullanarak, en geniş anlamıyla, bir düşünce üretimi san'atıdır. Bu düşünce üretimi asla rastgele bir üretim değildir. Bu: 1) deneye, 2) gözleme, 3) akıl-yürütmeye, ve 4) bunlardan A) birbirleriyle uyuşan, B) akla uygun (rasyonel) ve C) anlamlı sonuçlar çıkarılmasını sağlayan kendine özgü belirli bir yol-yordama (metodolojiye) dayanan "bir fikir üretim tarzı"dır.
Bundan dolayı da her şeyin felsefesinden söz edilebilmekte, hattâ her bir şey için bir ayrı felsefe üretilebilmektedir. Bu arada ilk akla gelenler: Bilim Felsefesi, Hukuk Felsefesi, Devlet Felsefesi4, Siyâset Felsefesi, San'at Felsefesi, Teknoloji Felsefesi... ve benzerleridir. Meselâ Hukuk Felsefesi söz konusu edildiğinde, herbiri birer özgün ictihâd ve istihraç metodolojisi ortaya koymuş olan: İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Şafiî, İmâm Mâlik, İmâm Ahnıed ibn Hanbel, İmâm Cafer Sâdık... gibi mezheb imâmlarını İslâm Âlemi'ndeki en büyük hukuk filozofları olarak kabûl etmek gerekir.
Ayrıca şu noktaya da dikkati çekmek gerekir ki filozof (ya da feylesof, felsefeci) kavramı yüzyıllar boyunca, farklı ve çoğu kere de felsefe mesleğine aykırı düşen anlamlar yüklenmiştir. Filozof, aslında, Hikmet'e yönelik dengeli bir tavrı sergileyen bir kimse olarak algılanmakta iken meselâ Ortaçağ'da simyâ ilmi ile uğraşanlara, yâni metalleri altına dönüştürmeğe çalışanlara da filozof denilmiştir. Kezâ XVIII. yüzyılda yazılarıyla, eserleriyle cemiyetteki aksaklıkları dile getiren ve özellikle Katolik Âlemi'ndeki taassuba karşı çıkan Voltaire, Rousseau, Diderot, D'Alembert gibi yazarlara; XIX. yüzyılda Victor Hugo gibi şâirlere; ve XX. yüzyılda da Shrî Aurobindo gibi yogilere, Gurdjieff gibi madrabazlara, Lenin ve Troçki gibi ihtilâlcilere de, hak etmedikleri hâlde ve kelimenin içeriğine bütünüyle aykırı bir biçimde, hep filozof etiketi yapıştırılmıştır.
Felsefenin amacı ise müslüman filozoflar tarafından da çok farklı olarak ifâde edilmiştir5:
- El-Kindî (yaklaşık: 801-866): "Felsefe, insanın gücünün yettiği ölçüde, küllî ve ebedî şeylerin hakikatlarını, mâhiyelerini ve sebeblerini bilmektir."
- Fârâbî (870-950): "Felsefe... varlıkların var olmaları bakımından bilinmesidir."
- İbn Sînâ (980-1037): "Felsefenin gayesi, nesnelerin hakîkatlarına bir insanın vâkıf olabileceği kadar vâkıf olmaktır."
- İbn Arabî (1153-1240): "... Hikmet, insanın gücü nisbetinde, Allah'a benzemektir... İnsan elbette ki mâbûd (İlâh) olamaz; fakat O'nun sıfatları ile sıfatlanabilir."
- İsmail Ankaravî (?-1631): "... Hikmet (felsefe) sözünde ve yaptıklarında isâbetli olmaktır... Hakîm (filozof) o kimseye derler ki her şeye hakkını verir ve zamanı gelmeden bir şeyi aceleye getirmez."
Bu tanımların ilk üçünün felsefenin bilgi yönünü ön plâna çıkarmasına karşılık İbn Arabî ile İsmail Ankaravî'nin tanımları felsefenin tavır yönünü ön plânda tutmaktadırlar.
Halîfe Me'mûn'un IX. yüzyılda başlattığı büyük çeviri faaliyeti sâyesinde Tefsir ve Hadîs ilimlerinin dışında da ilimler olabileceğini öğrenen müslümanlar özellikle Aristoteles (Aristo) ve Plâton'un (Eflâtûn'un) felsefelerini çok iyi incelemiş ve bunlar hakkında özgün yorumlar vermişlerdir. Bir bölüm müslüman filozof ise kendi kendilerine sordukları sorulara Kur'ân ve Hadîsler çerçevesinde çözüm bulamayınca bâzen dinî akîdelere aykırı gelen fikirler de ileri sürmüşler ve bu yüzden de diğer müslüman âlimlerin haklı eleştirilerine mâruz kalmışlardır. Dehrî, maddîyyûn gibi isimlerle de anılan bu düşünürler daha sonraları aşağılayıcı (pejoratif) bir anlam kazandırılmış olan feylesof kelimesiyle anılmağa başlamışlardır.
İslâm Âlemi'nde feylesofları acımasızca eleştiren kimse: 1) fikrî hasletleri, 2) eleştiriyi gerçeği aramak üzere başarıyla kullanabilmesi, 3) sonuca erişmek için uyguladığı metodoloji, 4) analiz ve sentez yetenekleri yönünden bakıldığında, kendisi de aslında çok büyük bir filozof olan Gazâlî'dir. Gazâlî filozofları acımasızca eleştirmiş, hepsini küfürle suçlamış ve filozof kelimesini dâimâ pejoratif anlamda ve hattâ küfürle eşanlamlı kullanmıştır ama, ne garib bir tecellîdir ki, kendisinin kitapları da Endülüs'de felsefî unsurlar ihtivâ ettiği gerekçesiyle şehir meydanlarında mutaassıb kimseler tarafından yaktırılmıştır6.
İslâm Âlemi'nde felsefeye hor gözle bakmak, Gazâlî'nin ilmî şöhreti ve şahsiyetinin de katkısıyla, egemen olmuş; Gazâlî'den sonra da felsefenin içeriğini, gelişimini ve özellikle de yeni konularını incelemeden felsefenin İslâm'a aykırı olduğunu ilân etmek ilimden ve tetkikden nasîbsiz, nakli ilim zanneden mutaassıb bir zümrenin kendi cehâletine ve fikrî tembelliğine siper ettiği bir kalkan hâline gelmiştir. Pekiyi ama felsefe gerçekten de İslâm'a aykırı mıdır? Ve filozoflar da gerçekten "rastgele görüşleri olan îmânsız kimseler, kâfirler" midir? Bu soruya cevap verebilmek için felsefenin bugünkü konumunun ne olduğu çok iyi bilinmelidir.
Felsefenin Bugünkü Konumu
Bugün Temel Bilimler dediğimiz Matematik, Fizik, Kimya, Astronomi ve Biyoloji bağımsız dallar olarak artık felsefenin kapsamı dışında incelenmektedir. Bununla beraber bilimlerdeki temel kavramların oluşmasını incelemek felsefenin bir kolu olan Psikolojinin konusuna; fiziksel realiteyi tasvîr bakımından bu temel kavramların sınırlarını ve geçerliliklerini tesbit etmek ve bu realiteye ulaşmak için yararlanılan metodolojinin isâbetliliğini incelemek de gene felsefenin bir başka kolu olan Epistemoloji'nin konusuna girmektedir.
Çağdaş felsefenin temel konuları, kabaca: 1) Mantık, 2) Metafizik, 3) Psikoloji, 4) Bilgi Teorisi, 5) Epistemoloji, 6) Ahlâk, 7) Estetik ve 8) Felsefe Târihi başlıkları altında toplanabilmektedir. Bu konuda ufak farklarla başka sınıflandırmalar da ileri sürülebilir.
Bugün artık filozof ya da felsefeci diye, bu konuların birinde ya da birkaçında: 1) uzmanlaşmış olan ve 2) isâbetli de olsa isâbetsiz de olsa, fikir üretebilen kimselere denilmektedir. Ancak, bir kimsenin filozof kelimesinin gerçek anlamı olan "Hikmetin dostu" sıfatına lâyık olabilmesi için yalnızca Gerçeğe erişmeyi hedef alan bir tavır içinde olması gerekir. Bu da kendi fikirlerini en iyi şekilde eleştirebilmeyi ve yanlışlarından derhâl geri dönebilmeyi mümkün kılan bir "nefsine hâkim olma" yeteneği gerektirir. Aksi hâlde bu kelimenin temelindeki anlama uygun bir filozof değil yalnızca bir safsatacı ya da inatçı bir ideolog olur.
Felsefenin Mantık, Bilgi Teorisi, Epistemoloji ve Felsefe Târihi gibi konuları, bunların metafiziğine girilmediği takdirde, adetâ pozitif bilimler gibi pek sübjektif yanı bulunmayan ve dinî îmânla çatışması olmayan konularıdır. Yalnızca gözlem ve deneylerle sınırlandırıldığında, aynı şey Psikoloji için de söylenebilir.
Fakat Metafizik de, Ahlâk da, Estetik de bu kategoriye girmemektedir. Çünkü bunlar, üzerine inşâ edildikleri temel aksiyomlarının izafîliği dolayısıyla bizâtihî izafî konulardır. Bundan ötürü de bu konular bilim hüviyetinden çok, kendi içlerinde tutarlı olabilen ama herkesin istisnâsız kabûl etmediği, birer doktrin hüviyetine bürünmektedirler. İslâm Estetiği, İslâm Ahlâkı, İslâm Metafiziği olabildiği gibi pekalâ Hıristiyan Metafiziği, Lâik Ahlâk, Greko-romen Estetiği ... doktrinlerinden de söz konusu edilebilmektedir.
İşte İslâm filozofları için en tehlikeli konular, ayaklarının kayacağı kaygan zeminler hep bu Metafizik, Ahlâk ve Estetik konularıdır. Bugün müslüman bir filozofun küfre ve hatâya düşmeksizin Metafizik'de, Ahlâk'da ve Estetik'de faaliyet gösterebilmesi ancak ve ancak: 1) Kıır'ân ile Sünnet'in kesin sınırlarının çerçevesi içinde kalması ve 2) aklını bunların üstünde görerek değil, aksine, bunların hizmetine vermesiyle mümkündür.
Buna riâyet edenler için Metafizik, Ahlâk ve Estetik konularında fikir üretmenin (yâni felsefe yapmanın) ne mahzuru olabilir ki? Felsefe'nin yukarıda sözü edilmiş bulunan diğer konularının ise, bu konuların metafiziğine girilmedikçe, küfre yol açmağa müsâit olmadıklarına zâten değinmiştik; ama bu konuların ille de metafiziğine girilirse bu takdirde de Kur'ân'a ve Sünnet'e riâyet edilmesi hâlinde müslüman filozof küfürden korunmuş olacaktır.
Kur'ân'da "Hikmet" Yâni "Sofos"
Kur'ân'da Hikmet kelimesi 21 ve Hakîm (yâni Hikmet sâhibi) kelimesi ise 97 kere geçmektedir.
Her şeyden önce:
- "Allah Azîz ve Hakîm'dir (yâni Hikmetin sâhibidir)" (LXII/1 ve 3).
- "Rabb Hikmet'lerinden (dilediğini) vahyeder" (XVII/39).
- "Allah Hikmet'i dilediğine verir; ve kime Hikmet verilmişse, gerçekten de çokça hayr verilmiştir. Bunu da ancak aklını isâbet ve dirayetle kullanabilen kimseler (ûlü-1 elbâb) anlar" (II/269).
- "Peygamberlere Kitab ve Hikmet'i veren de O'dur" (III/81; IV/54 ve 113; XXXI/12; V/110),
- Hazret-i Davud'a hükümdarlık ile Hikmet'i veren de O'dur (II/251; XXXVIII/20).
- Peygamberler de insanları Rabb'ın yoluna Hikmet'le dâvet etmek (XVI/125) ve bu Kitap ile Hikmet'i insanlara öğretmekle yükümlüdürler (II/129 ve 151; 111/48 ve 164).
- Peygamber insanlara Hikmet getirir (XLIII/63).
- İnsanlar ise, öğüt alsınlar diye kendilerine indirilmiş olan Kitap ile Hikmeti hatırlamalıdırlar (11/231; XXXIII/34).
- İnsanlara onları kötülükten koruyup vaz geçirecek nice önemli haberler gelmiştir; bu büyük bir Hikmet'tir. Fakat (bundan yüz çevirene) bu uyarılar fayda vermez (LIV/4-5).
Bütün bu âyetlerden:
- Hikmet'in aslî sâhibinin Hazret-i Allah (c.c.) olduğu,
- Hikmetlerinden dilediğini vahyettiği,
- Hikmet'in kazanılan bir şey değil Allah tarafından verilen vehbî bir şey olduğu,
- Hikmet dolayısıyla zuhur eden hayrların ancak aklını isâbetle ve dirâyetle kullanabilenler (ulü-l elbâb) tarafından idrâk edilebildiği sonuçlan çıkmaktadır.
Kur'ân'da bu kadar yüksek bir mevkı'de bulunduğu bildirilen Hikmet kendisine vahyedilmemiş ve verilmemiş olsa bile Hikmet'i sevmek ve O'nun dostu olmak dahî insan için müstesnâ bir fazîlettir. Bu bakımdan Hikmet'e yönelen ve kendilerini gerçekten de Hikmet'in Dostu (filo-sofos) olarak kabûl edenleri sırf filozof kelimesi dolayısıyla ve hiç bir ayrım yapmadan, temyiz etmeden tekfir etmek (küfürle suçlamak) İslâm ahlâkına nasıl uygun olur? İnsanlara adâlet ve ihsânla muamele etmelerini emreden (VII/29, XVI/90, LV/9, LVII/25) Allah'ın (c.c.) indinde de nasıl makbûl olabilir?
Filozofların Tümüne
Atılmış Olan İftirâ
Eğer filozof, iddia edildiği gibi gerçekten de "rastgele görüşleri olan îmânsız kimseler"e has bir sıfat olsaydı rızıklarını Türkiye Üniversiteleri'nde felsefe okutarak kazanan ve içlerinde İmâm Hatip Okulları ile İlâhiyat Fakülteleri mezunları da bulunan filozof öğretim üyelerinin hepsi de yazımın başında sözünü etmiş olduğum yazarın istisnâ tanımayan hükmüyle îmânsız olacaklardı.
Yazar bir kimseye bu kadar bedâva bir şekilde "îmânsız" damgasını vurmak yetkisini acabâ kimden almıştır? Yazar Gazâlî'nin mahdud sayıdaki filozofa yakıştırdığı "kâfir" damgasını hangi haklı sebebe dayanarak bütün filozoflara teşmil etmektedir? Bu sebeb bizzat kendi tanıklığına mı dayanmaktadır, yoksa bir başkasının rivâyeti midir?
Bu sebebin, yazarın bizzat kendi tanıklığına dayanması muhâldir. Zirâ yazarın gelip geçmiş bütün filozofları tanımış ve kitaplarını da teker teker okumuş olması mümkün değildir ki filozofların tümünün de kâfir (ya da îmânsız) olduğu hakkında kötü zanna değil de tahkîke (incelemeye) dayanan kesin ve istisnâsız bir hükme varabilsin.
Şu hâlde yazar, en azından, bir başkasının ifâdesine dayanmaktadır. Bu başka kimse eğer Gazâlî ise, kendisinin ölümünden sonra gelen filozoflann tümünün de kâfir olacağını tahkîken bilemeyeceğinden, yazarın Gazâlî'nin sözüne dayanarak filozoflann tümünü istisnâsız tekfir etmesi yalnızca boş bir dedikodu ve kötü zanna dayanan ağır bir nakîsedır.
Yok eğer yazar kendisiyle çağdaş olan bir kimsenin tanıklığına dayanıyorsa, bu kimsenin de tıpkı yazar gibi, gelip geçmiş yüzbinlerce, milyonlarca filozofu tanımış ve kitaplarını da teker teker okumuş olması mümkün değildir ki filozofların tümünün de kâfir olduğu hakkında kötü zanna değil de tahkîke dayanan kesin ve istisnâsız bir hükme varabilsin.
Bütün bunlardan dolayı yazarın bütün filozofların kâfir oldukları hakkındaki hükmünün kendi hayalhânesinde ürettiği kötü zanna dayanan sübjektif bir dedikodudan yâni yalancı bir tanıklıktan ibâret olduğu anlaşılmış olmaktadır.
Yazarın, Cenâb-ı Peygamber (s.a.)'in hüsn-i zanna ait7:
- Hüsn-i zan, güzel kulluktur.
- Bir adamın amelleri ve fiilleri üzerine bir şey hükmetmekte acele etmeyiniz, işinin sonunu bekleyiniz.
- Hüsn-i zan ibâdetin başlıcalarındandır.
şeklindeki hadîslerini ve Kur'ân'ın IV/94 ve XXV/63 ilâ 76 (bilhassa 72.) âyetlerini uzun uzun tefekkür etmesi çok yararlı olacaktır.
Sonuç
Filozof kelimesi Hikmetin Dostu (ya da Hikmeti Seven) anlamındaki eski yunanca bileşik "filo-sofos" kelimesinden türetilmiştir. Felsefe ise, başlangıçta, Evreni idrâk etmede bir tavra ve bir hayat tarzına verilen bir isim iken sonraları başka anlamlar da yüklenmiş, ve bilgi yanı tavır yanından daha ağır basmağa başlamış olan bir mesleğe dönüşmüştür. Kur'ân'da Hikmet Allah'ın (c.c.) dilediğine ve genellikle de peygamberlere vahyettiği bir vedîa olarak zikredilmektedir. Şu hâlde Hikmet kazanılan (kesbî) değil, Allah (c.c.) tarafından verilen (vehbî) bir bilgi ve tavırdır.
Târih boyunca filozof kelimesi felsefe ile hiç ilgisi bulunmayan kimselere de atfedilmiştir. İslâm Âlemi'nde ise filozofların bir bölümü i'tikad ile bağdaşmayan fikirler ileri sürmüş olduklarından kolayca tekfir edilmişler ve buradan da gelmiş geçmiş ve gelecek bütün filozofların "rastgele düşünceleri olan, îmânsız ve kâfir" kimseler oldukları zannı bunu temyiz ve tahkîkden âciz kimselerce yayılmıştır.
Bugünkü anlamıyla felsefe, her biri birer uzmanlık alanı olan ve her biri de kendine özgü bir metodolojiyle tahkîm edilmiş bilim mertebesinde pekçok konuya ayrılmaktadır. Bunlar arasında (aklı Kur'ân ile Hadîslerin hizmetine vermek ve bu çerçeveyi aşmamak kaydı ile) Metafizik, Ahlâk ve Estetik konularında felsefe yapmanın islâmî açıdan hiçbir mahzuru yoktur. Felsefenin diğer konulan ise, metafiziklerine girilmediği takdirde ya da girilirse gene söz konusu çerçeve içinde kalmak şartı ile, i'tikadî konularla zâten çelişki içinde olabilecek bir yapıya sâhib değildirler. Bu husûslara uyulduğunda felsefe İslâm'a aykırı değildir.
Bugün pekçok müslüman ve müttekî bilim adamı rızıklarım felsefe dolayısıyla temin etmektedir. Sırf Gazalî XII. yüzyılda kendinden önce gelen filozofları beğenmedi diye bunların tümüne "rastgele düşünceleri olan îmânsız, kâfir" kimseler diye damga vurmak islâmî ahlâka da, islâmî adâlete de, islâmî ihsâna da uymayan nâkıs bir tutum ve kuru bir iftirâdır.
* * *
- 1. 'Çağrışım' dergisinin Ocak 1994 tarihli 15. sayısında yayınlanmıştır.
- 2. Türkiye Gazetesi'nde 'Bir Bilene Soralım' köşesinde Ali Güler müstear adıyla yazılar yazmış olan Mehmet Ali Demirbaş.
- 3. Bk. Bu kitaptaki II. Bölüm: Bir Tenkide Cevap.
- 4. 1965-1966 ders yılında Fransa'da Collège de France'da Prof. Dr. Henri Laoust'nun 'Gazalî'nin Devlet Felsefesi' başlıklı dersine devam etmiştim. Bu derste Gazalî'nin devlet felsefesi incelenmiş ve onun ne büyük bir filozof olduğu objektif kıstaslarla ortaya konmuştu. Bu dersi izleyen profesyonel fransız felsefecileri de Gazalî'nin felsefî düşünce sistemi karşısındaki hayranlıklarını zaman zaman dile getirmişlerdi.
- 5. Bk. Nihat Keklik: Türk-İslâm Felsefesi Açısından Felsefenin İlkeleri; İst. Univ. Edeb. Fak. Yay. No. 3484, s. 14-23, (1987).
- 6. Bk. Prof. Dr. Nihat Keklik: Felsefe: Mukayeseli Temel Bilgiler ve Kaynaklar; Çağrı Yay. 1978 İstanbul, s. 53 ve 304.
- 7. Ömer Fevzi Mardin: Hadîs-i Şerifler: İkinci Basım. Yelken Matbaası/istanbul 1978, s. 109-110.